27 Şubat 2012 Pazartesi

John Ernst Steinbeck, Jr.

1962, New York      Kaynak: corbisimages.com
John Ernst Steinbeck Jr. ile evdeki kitaplıkta bulduğum Fareler ve İnsanlar'la tanıştım. Sonra İnci, Sardalye Sokağı, Yukarı Mahalle, Al Midilli, Alev, Cennet Çayırları ve benim hayatta en sevdiğim kitap olan Cennetin Doğusu geldi. Gazap Üzümleri'ni elime geçirdiğimde annem çok etkileyici ama üzücü olduğunu söyleyerek beni vazgeçirdi. Bir sefer de bir öykü antolojisini sırf içinde Steinbeck'in bir öyküsü (Cinayet) var diye aldım. Şimdi uzun aradan sonra Bitmeyen Kavga'yı okuyorum. Yine beğeniyorum, yine çok memnunum.

1962, New York    Kaynak: corbisimages.com
Her iki kitabın arasına bir Steinbeck sokuşturduğum, kendime bir iyilik yapmak istediğimde gidip bir Steinbeck kitabı aldığım günlerde garip bir şey oldu. Kitaplarını incelerken birden sert bakışlı, keçi sakallı, iri bir adam gördüm. Garip olan böylesine sıkı bir okuyucusu olmama rağmen ne hayatını ne yüzünü merak etmemiş olmamdı. Bir insanın yüzünden daha kişisel, daha çok şey anlatan, daha özel ne olabilir? Yazdıkları mı?

Sanırım öyleydi ki ona ulaşmak, onu hissetmek için hayat hikayesini okumama, fotoğraflarına bakmama, hakkında yazılanları okuyup yer aldığı programları izlememe gerek yoktu. Çünkü onun hayatı, kişisel tecrübeleri, ailesi, aralarında yaşayıp sevdiği insanlar, düşünceleri, değerleri, hissettikleri, her şeyi kitaplarında. Romanlarına konu olan mevsimlik işçiler, fakir köylüler, evsizler, meraklı çocuklar, yeni topraklara göç eden aileler, toprağa ağaç gibi kök salmış insanlar Steinbeck'in insanları. O onlardan biri. Onlar gibi yokluk çekmiş, ırgatlık yapmış, göçmüş, okumuş ama yarıda bırakmış, karavanına atlayıp kitaplarında bir şehir rehberi detayında işlediği Kaliforniya vadisini dolaşmış, dereden laboratuarlara satmak için kurbağa toplamış, cepheye gitmiş, Soğuk Savaş ABD'sinde sosyalist damgası yemekten korkmayıp işçilerin hakkını savunmuş,  ABD başkanına danışmanlık yapmış hepsini de yazmış. Hiçbir yerde yazmayan ama her gün her yerde yaşanan hayat mücadelesini ve sıradan insanların mucizelerini yazmış.

John Steinbeck kız kardeşi Mary ile al midilli "Jill"in üstünde, 
1909, Salinas, Kaliforniya.    
Kaynak: as.sjsu.edu/steinbeck/index.jsp

Sert bakışlı, mütevazı ve fotoğraflarının dörtte üçü sigaralı olan bu adam, 27 Şubat 1902'de muhasebeci bir baba ve edebiyat sever bir annenin çocuğu, Mary'nin ağabeyi, Esther ve Elisabeth'in kardeşi olarak dünyaya gelmiş. Çocukluğunu Kral Arthur'un efsanelerini okuyarak ve yaz aylarında çiftliklerde çalışarak geçirmiş. 14 yaşında yazar olmaya karar vermiş ama önce 5 yıl Standford Üniversitesi'nde ilgisini çeken dersleri alarak ama diploma almayı kafasına takmayarak okumuş. Bu dönemde bir laboratuarda asistanlık yapmış, New York'u tanımış ve yazdıklarını yayınlatamayınca Kaliforniya'ya geri dönmüş.

Manşet: "Onun kalemi bir sürü kılıçtan daha güçlü - John Steinbeck arka bahçeyi 
gösterinceye kadar Amerika ön verandasıyla gurur duyuyordu. 
Bugün iki film onun mesajını yayıyor" 
Gazap Üzümleri hakkında     
Kaynak:  aboutlux.com

1930'da ilk eşi Carol ile evlenmiş. Büyük Buhran döneminde ailesinin desteğiyle tam zamanlı yazmaya başlamış. İlk dikkat çekici kitabı Tortilla Flat 1935'te basılmış. Sonraki birkaç yıl ise Bitmeyen Kavga,  Gazap Üzümleri ve Fareler ve İnsanlar gibi üst üste başarılı romanlar getirmiş. Birçok eyalette yasaklanıp toplatılan Gazap Üzümleri 1940 yılında kurgu dalında Pulitzer Ödülünü kazanmış. 1941'de evliliği çatırdamaya başlarken yakın dostu Ed ile Kaliforniya Körfezi'ni bir karavanla dolaşmış. Daha sonra bu deneyim ona Sea of Cortez kitaplarını yazdırmış.

1942'de boşanmış ve aynı ay Gwyndolyn ile evlenmiş. 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı'nda savaş muhabirliği yapmaya başlamış. Ay Battı ve Bombs Away gibi savaş temalı kitaplarına bakarak İkinci Dünya Savaşı'yla daha önceden ilgilenmeye başladığı söylenebilir. Akdenizdeki bu görevinde yaralanınca 1944 yılında görevinden ayrılarak ülkesine dönmüş. Bir Savaş Vardı ise bu döneminin sonucu olarak ortaya çıkmış. Aynı yıl büyük oğlu Thom doğmuş; 1946'da da John Steinbecklerin dördüncüsü.

Oğullaıyla birlikte; soldaki Thom, sağdaki John. 1954, Paris.
Kaynak: content.cdlib.org

1947 yılında Soviet Devrimi'nden sonra batılıların Soviet bölgesine yaptıkları ilk kültürel ziyaretlere katılmış; Batum, Tiflis, Moskova, Stalingrad ve Kiev'e gitmiş. (Bu döneme ait Robert Capa fotoğrafları) Bu tecrübenin de sonucu A Russian Journal olmuş. 1948'in Mayıs'ında romanlarında sık sık rol verdiği (Fareler ve İnsanlar'da Slim, Cennetin Doğusu'nda Lee, Gazap Üzümleri'nde Casy...), yakın dostu Ed'in ölmesi ve eşi Gwyn'in boşanma kararı alması John'u derin bir depresyona sokmuş. 1948 yılında "American Academy of Arts and Letters" üyeliğine seçilmişse de 1940'ların sonunda bir daha eski günlerine geri dönemeyeceği, Gazap Üzümleri'nin üzerine çıkacak bir eser veremeyeceği konuşuluyormuş.

Kaynak: digitalgallery.nypl.org
Kaynak: digitalgallery.nypl.org
1950'de ölünceye kadar evli kalacağı üçüncü eşi Elaine ile evlenmiş ve yeni kitabının hazırlıklarına başlamış. 1952 yılında yayınlanan Cennetin Doğusu edebiyat dünyasını sarsmış; Steinbeck kendisinin de "the big one"  (büyük olan) dediği, belki de kariyerinin en yetkin eserini vermiş. 1960 yılında ise kanişi Charley ile yine karavana atlayıp üç ay boyunca ABD'yi dolaşmaya başlamış. Oğlu Thom'a göre babası ölmekte olduğunu biliyormuş ve uzakta kalan gençliğine dönmek, son kez köklerine ziyaret etmek ve Amerika'yı görmek istemiş. 

Bu dönemini Travels with Charley kitabında anlatmış. Steinbeck'in yüzünü iyice Amerika'ya döndüğü bu dönemde siyasi yönünün daha görünürlük kazanması şaşırtıcı değil. 1950'lerde Demokrat Parti başkan adayı olmuş ve Birleşmiş Milletler'in kuruluşunda çalışmış siyasetçi ve diplomat Adlai Stevenson'a arkadaşı olarak danışmanlık yapmış olan Steinbeck, 1962-63 yılları arasında Demokrat Başkan John F. Kennedy'nin de Rusya nezdinde kültür büyükelçiliğini yapmış.

Steinbeck Nobel Ödülünü kazandıktan sonra "Ustaların Buluşması" çerçevesinde 
Lenin Ödülü sahibi Martiros Saryan'a poz veriyor. 1963, Moskova. 
Kaynak: chagalov.tumblr.com

Steinbeck'in güçlü ve etkili edebiyatının bir kanıtı olarak 10 Aralık 1962 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülünü alması Akademi tarafından şöyle açıklanmış: İsveç Akademisi bu ödülü John Steinbeck'e gerçekçi olduğu kadar hayal gücü de içeren, sempatik mizahı ve keskin sosyal kavrayışıyla seçkinleşen yazıları nedeniyle vermektedir. Steinbeck ise bu ödülü hak edip etmediği sorulduğunda alçak gönüllü bir şekilde "Açık yüreklilikle, hayır." cevabını vermiş. Bu ödülü ABD Kongresi Kütüphanesi Amerikan Edebiyatı Fahri Danışmanlığı (1963) takip etmiş.

Steinbeck'in Nobel Ödülü Töreni'ndeki konuşması.

Soldan sağa 1962 yılı Nobel Ödülü kazananları:
Prof. Maurice Wilkins (Psikoloji&Tıp), Dr. Max Perutz (kimya),
Francis Crick (psikoloji&tıp),John Steinbeck (edebiyat),
James Watson (psikoloji&tıp), Dr. John Kendrew (kimya).
Nobel Ödül Töreni, 1962, Stokholm.
Kaynak: cornellreading.typepad.com

Sosyal ve politik konularda her zaman aktif olan Steinbeck'in en yoğun şekilde siyasetle ilgilendiği dönem Nobel Ödülü sonrası yukarıda bahsettiğimiz Kennedy dönemi ve ardından iki dönem üst üste seçilen diğer Demokrat Başkan Lyndon Johnson dönemiymiş. Johnson'ın seçim kampanyası için resmi biyografisini hazırlayan Steinbeck, adaylığı kabul konuşması dahil birçok önemli konuşmayı kaleme almış. Emeği karşılığı para almamış. Çalışmalarında kendi değerlerini, siyasi görüşlerini, benimsediği politik tutumu da yansıtan Steinbeck başkana iletişim konusunda danışmanlık da yapmış.

Steinbeck, oğlu John (20) Vietnam Şavaşı'na gitmeden önce 
danışmanlığını yaptığı aile dostu Başkan Lyndon Johnson 
ile oval ofiste görüşürken. 
16 Mayıs 1966, Vaşington   Kaynak: wikipedia.com 
Beyaz Saray'da "kırmızı halı" muamelesi gören, başkan ailesinden sayılan, başkan için danışmanlık yaptığı zamanlarda bulunduğu şehirden özel uçakla aldırılan, Beyaz Saray'da konakladıkları gecelerde Johnsonların odasına en yakın odada kalan Steinbeck ve ailesi ile Johnsonlar arasında özel bir dostluk ve güçlü bir siyasi ittifak kurulmuş. Steinbeck 1964 yılında "Presidential Medal for Freedom"ı (Başkanlık Özgürlük Madalyası) almış. Denebilir ki bu dönem Steinbeck'in Amerika siyaseti üzerine düşüncelerin işleme ve toparla açısından verimli olmuş. Bunun en önemli meyvesi ise ölümünden önce (1966) basılan son kitabı olan Amerika ve Amerikalılar kitabıymış.  Aynı yıl Ulusal Sanatlar Konseyi üyeliğine de getirilmiş.

1968'e gelindiğinde Steinbeck zamanının dolduğunu hissediyormuş. Doktoruna yazdığı bir mekupta artık fiziki durumunun hayatta kalmasına izin vermeyeceğini iliklerinde hissettiğini yazmış. Sayılı fotoğrafında sigara içmeyen (İlk fotoğrafında boynunda belli belirsiz görülen ipin ucunda süslü bir çakmak var!) Steinbeck 20 Aralık 1968 tarihinde bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş. Vasiyeti doğrultusunda yakılmış ve külleri Salinas, Kaliforniya'daki, ebeveynlerinin de yattığı aile mezarlığına gömülmüş...2004'te eşi Elain de öyle.

Bu büyük yazardan kalan, listesi aşağıdaki eserlere sayısız kısa öykü, senaryo ve romanlarından yapılan onlarca sinema uyarlamasını da eklemek gerek. Hatta bu uyarlamalardan bir tanesi de 1962 yapımı 'İkimize Bir Dünya' adlı Türk filmi.

Özetle;

Steinbeck, insanın ne kadar sıradan, sıradan insanların ne kadar önemli, önemli şeylerin ne kadar küçük olduğunu anlatan kitaplarında insanın hem en büyük felaket hem de tek umut olduğunu söyleyen; doğayı, toprağı ve canlıları sonsuz kere yücelten bir ses.

Bugün de onun doğum günü. İyi ki doğdun John! İyi ki yazdın!



Kitap Listesi:
  • Cup of Gold (1927) Altın Kupa
  • The Pastures of Heaven (1932) Cennet Çayırları
  • The Red Pony (1933) Al Midilli
  • To a God Unknown (1933) Bilinmeyen Bir Tanrıya
  • Tortilla Flat (1935) Tortilla Flat (Yukarı Mahalle)
  • In Dubious Battle (1936) Bitmeyen Kavga
  • Of Mice and Men (1937) Fareler ve İnsanlar
  • The Long Valley (1938)
  • The Grapes of Wrath (1939) Gazap Üzümleri
  • The Forgotten Village (1941)
  • Sea of Cortez: A Leisurely Journal of Travel and Research (1941)
  • The Moon Is Down (1942) Ay Battı
  • Bombs Away: The Story of a Bomber Team (1942)
  • Cannery Row (1945) Sardalya Sokağı
  • The Wayward Bus (1947) Tutku Otobüsü
  • The Pearl (1947) İnci
  • A Russian Journal (1948)
  • Burning Bright (1950)  Alev
  • The Log from the Sea of Cortez (1951)
  • East of Eden (1952) Cennetin Doğusu
  • Sweet Thursday (1954) Tatlı Perşembe
  • The Short Reign of Pippin IV: A Fabrication (1957) Kısa Süren Saltanat
  • Once There Was A War (1958) Bir Savaş Vardı
  • The Winter of Our Discontent (1961) Mutsuzluğumuzun Kışı
  • Travels with Charley: In Search of America (1962)
  • America and Americans (1966) Amerika ve Amerikalılar
  • Journal of a Novel: The East of Eden Letters (1969)
  • Viva Zapata! (1975) Viva Zapata
  • The Acts of King Arthur and His Noble Knights (1976)
  • Working Days: The Journals of The Grapes of Wrath (1989)
  • Steinbeck in Vietnam: Dispatches from the War (2012), Thomas E. Barden (Editor)

18 Şubat 2012 Cumartesi

Ayvalıklı Kitaplar

Birkaç yıl önce yaptığımız Kuzey Ege turu bana aşağıda gördüğünüz fotoğraflardan 200 küsur tane ve Ayvalıklı iki yazar miras bıraktı. Kitaplarıyla büyük bir kültür hizmeti vermiş olduklarını düşündüğüm; memleketlerine duydukları sevgi, onu anlayıp anlatmadaki ustalıkları ve birikimleriyle beni çok etkileyen Ahmet Yorulmaz ve Erkan Acurol'dan birer kitap...


Ayvalık'ı Gezerken - Ahmet Yorulmaz

Bu kitabı alış hikayemi Ayvalık ve yazar hakkında fikir vereceği için anlatmak zorundayım. Yola çıkmamıza az bir zaman kala böyle bir kitap olduğunu fark ettim. Kitapçılarda yoktu, internetten sipariş etsem yetişmeyecekti. Araştırırken yazarın Ayvalık'ta Geylan Kitabevi'nin sahibi olduğunu öğrendim. 'Adam kendi kitabını satmayacak değil ya canım, hatta yakalarsak bir de imza alırız' diye yola koyulduk. Vardığımızın ertesi günü pansiyon sahibesinden aldığımız tarife uyarak dükkanı bulduk. Ama pazar günü kapalıymış! O gün artık ne kadar sızlandım bilmiyorum ama pansiyon sahibesi bana kendi kitabını verdi. Gayet mutluyum. Ben kitabıma başka bir hikâye biçmiştim ama bu da güzel oldu. :)

Kitap büyük bir araştırmanın ve birikimin ürünü. Verilen bilginin fazlalığından, havada uçuşan referanslardan bunu görmek çok kolay. Böyle kapsamlı bir çalışmanın Ayvalık sevgisi ve sabır dışında bir formülle yapılmış olma ihtimali bence yok. Yine de birkaç kısım yeterince açıklanmamış (yazar da bunu belirtmiş) ama bu kitabın hacmini makul seviyede tutmanın gereği sanırım.

Şeytan Sofrası: Hikayesi kitapta.
Kitapta da yok, yok! Kent rehberi olarak da kullanabileceğiniz bu monografi, nasıl gelinir, nerede kalınır, ne yenir, ne yapılır gibi ziyaretçilere hitap eden bölümlerle başlıyor. Bunu Ayvalık'ın adının nereden geldiği, ilk yerleşimler, jeolojik oluşumu, 18. ve 19. yüzyılda yaşanan önemli siyasi, ekonomik ve sosyal olaylar, mimari, günlük yaşayış, mübadele, mutfak, yolu Ayvalık'a düşenler ve gönül verenler takip ediyor. Bütün bunlar ilgi çekici öykü ve örneklerle, samimi bir dille anlatılıyor. Hatta bazen bir araştırma kitabı için fazla "öyküleyici" ve "samimi" olduğunu düşünüyorum. Fotoğraflar çok güzel. Sırf onlara bakarak bile birçok bilgi edinmek mümkün.

Kitabı özetlemek gibi bir gayem yok. Ayvalık'ı merak ediyorsanız, gittiyseniz veya gidecekseniz incelemenizi tavsiye ediyorum. Bir örnek vereyim: Biz eskiden Fransız Konsolosluğu olan, giriş kapısı kemerli bir evde kalmıştık. Daracık sokakta kapalı kasa kamyonetimizi nereye park edeceğimizi şaşırmıştık. O dar sokakların, yüksek tavanların ve kapılardaki kemerlerin neo-klasik mimarinin örnekleri olduğunu, günevli limanı ve 30 bin nüfusuyla 20. yy başında Ayvalık'ta yoğun bir ticaretin sürdüğünü, bu nedenle Fransız, İngiliz, Yunan, İtalyan ve Avusturya-Macaristan Konsolosluğu'nun bulunduğunu, hatta Fransızca yayın çıkarıldığını kitapta okuyunca tüm taşlar yerine oturdu. Tabi şeytan sofrasına neden bu ismin verildiğini, Fikret Mualla'nın Ayvalık'ta resim öğretmenliği yaptığını, şapka kanunun etkilerini ve daha fazlasını da öğrenmek mümkün.

Kitaba tek ciddi eleştirim biraz düzensiz olması. Bol ara başlık kullanılması işi kolaylaştırıyor ama aynı konudan (mesela Osmanlı zamanında Ayvalık) parça parça farklı başlıklar altında bahsetmek biraz yorucu.

Rakı Balık Ayvalık - Erkan Acurol, Arzu Acurol

Ayvalık'ın en güzel taraflarından biri tartışmasız mutfağı! Mübadeleyle zenginleşmiş muhteşem bir zeytinyağı ve deniz mahsulü cümbüşü! Orada yediklerinizden sonra, mutfakla en ufak teması olanlarınız mutlaka bu lezzeti evde de yakalamaya çalışacak; bunu biliyorum. Post-Ayvalık sendromunun olağan bir parçası. İşte o süreçte en büyük yardımcınız Acurolların Rakı Balık Ayvalık'ı.

Kitap "meze kitabı" dese de içinde çorbadan tatlıya hemen hemen her şeyi bulmak mümkün. Kitabın başında hangi balık nasıl pişer, mevsimi ne zamandır, Ayvalık mutfağının özellikleri nelerdir gibi çok kıymetli bilgilerle de karşılaşacaksınız. Tarifler her balık restoranında, her tarif kitabında karşılaştığınız yemeklerin tarifleri değil. Ayvalık'ı yansıtan özgün tarifler. Şimdiye kadar yetenekli bir arkadaşın (ben değil!) denemeleri sonucunda tariflerin işe de yaradığını, sonucun gayet güzel olduğunu da gördük. Bu özellikleriyle hem iyi bir yemek kitabı hem de gerçek bir kültür hizmeti.

Ayvalık yemekleri için favorimiz
Cunda'daki Deniz Restorant
Kitabın baskısı da çok hoşuma gitti. Sert ciltli olması uzun yıllar el altında bulundurulacak bir kitap için kullanışlı. Kuşe kağıtta güzel tabaklar... Sayfa düzeni sade ve takibi kolay. Fiyatıysa çok uygun. İş Bankası'na 10 puan!

Kitabın yazarlarından Erkan Acurol başka yemek kitaplarının (Kydonia Ayvalık Mutfağı, Pratik Mönüler, Ege ve Ayvalık'ta Kış Hazırlıkları) da yazarı olan, bol ödüllü bir gurmeymiş. Ne yazık ki 2009 yılında bu kitap yayına hazırlanırken vefat etmiş. Arzu Acurol ise bir fotoğraf sanatçısı, kitaplardaki fotoğraflar da ona ait. Resimleri gördükçe Kürşat zeytin yağına ekmek banmaya koştuğuma göre bu işi gayet iyi yaptığını söyleyebilirim.


Sonuç: Yaz gelse de Ege'ye gitsek.




Bkz: 06 Plakalı Kitaplar (Ankara)

14 Şubat 2012 Salı

14 Şubat'ta Şiddetli Öyküler

14 Şubat'ta da öykü kitaplarından bahsetmezsem ne zaman bahsedeceğim? Benim aklıma Dünya Kısa Öykü Günü'nden daha iyi bir zaman gelmiyor. (Hayır ne şimdi ne de ilerleyen satırlarda aşk ve sevgili lafı geçmeyecek!) 

İki yazar da yeni kuşaktan, ikisinin de ana ögeleri şiddet ve yalnızlık, ikisinin öykülerinin de dozunda bir masalsılık var. Ama üsluplarıyla, üzerinizde bıraktıkları etkiyle, kurgularıyla ve dertleriyle bambaşka tatlar veriyorlar. 

Taş Bina ve Diğerleri - Aslı Erdoğan

Taş Bina ve Diğerleri'ndeki öyküler örselenmişliği, travmatize olmuş ruhları, dışlanmışlığı, esareti, dehşeti; kısaca şiddeti ve yalnızlığı işliyor. Taş Bina sadece kitaptaki öykülerden birinin adı değil, tüm öykülerde hapishaneyi veya işkence yapılan herhangi bir yeri tanımlıyor; öykünün bir köşesinde duruyor ama gölgesi tüm öykünün üzerine çöküyor. 

Öyküler gücünü ilginç olaylardan veya merak unsurundan ziyade leziz anlatımdan alıyor. Erdoğan'ın öyle güçlü bir ifadesi var ki geriye kalan kelimelerin anlamları değil; genel olarak okuduklarınızın hissettirdikleri oluyor. Hissettirdiği iç bunaltan bir yalnızlık ve kopkoyu bir şiddet olunca bu iyi bir şey mi emin olamıyorum. (Uyurkulak başka tür bir yalnızlık ve şiddeti daha aydınlık bir tonda anlatması üzerinizdeki etkinin tam ters yönde olmasına neden oluyor.)

Olay örgüsü hikâyelerin özellikle iddialı oldukları bir nokta değil. Genelde tasvirler, hangi bütünün parçası olduğu belli olmayan eylemlerle başlayıp daha kapsamlı bir çerçeveye kavuşuyor. Kameranın bir parçasını çok yakından gösterdiği resimden yavaş yavaş uzaklaşması gibi. Sonlarsa yeterince vurucu.

Benim favorim Tahta Kuşlar. Taş Bina'ysa, kitabı okumamın üzerinden çok zaman geçmiş olmasına rağmen, ne zaman düşünsem içimi ürpertiyor.

Bazuka - Murat Uyurkulak

Kitabın alt başlığı  "aşk, yalnızlık ve şiddete dâir hikâyeler". Zaten hangi hikâyede bu üçünden biri geçmiyor ki? Ya da hayatımızdaki hangi olay bu üçünden birine bağlanmıyor ki? Ama hakkını teslim etmek lazım bu üç konu da sıra dışı şekilde işlenmiş; ne zengin adam fakir kız aşkı, ne kanınızı donduracak kanlı bir şiddet ne de modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı var. 

Uyurkulak'ın alengirli, okuyucuyla sürekli oyun oynayan bir dili var. Kısa öykülerde böyle bir dil beni eğlendirdi ama aynı kitabı okuyan başka biri yorulduğunu söyledi. Özellikle Derviş adlı öykü bu durumun bayrak tutanı gibi. Bu öyküyü ya dili nedeniyle benim gibi eğlenceli bulursunuz ya da yorucu ve engelleyici. (Bu noktada ben Erdoğan'ın dilini daha sade ama daha güçlü buluyorum.) Sağlam bir mizah duygusuyla birlikte bu anlatım öyküye konu nahoş olay ve durumları tebessüm ederek okumanıza neden oluyor.

Benim takıldığım noktaysa kurgu oldu. Bir öyküde konunun özgünlüğü, anlatımın güzelliği, karakterlerin çekiciliği vs. çok mühim tabi ama ben merak unsurundan vazgeçemiyorum. Bu kitaptaki hikâyelerde ise sonunu tahmin etmek çok kolay...hatta bazen yazar bize "Keh keh, ben tahmin etmiştim." deme keyfini bile bırakmamış ve sonunu baştan söylemiş. Mesela bir Şarap'ta ne olacağını anlamamak için özel bir çaba gerek; Gülsüm'de ise ilk sayfada sonu ilan edilmiş. 

Benim favorilerim Tutkular Kitaplığı, Kuş Yuvası, Kırmızı... Tutkular Kitaplığı neden kitap blogu yazıyoruz sorusuna da cevap gibi.

(Not: Evet, "aşk" bir kere geçti ama yapılacak bir şey yok; kitabın alt başlığı bu!)

10 Şubat 2012 Cuma

Hayatın Kurgusu: 1- Otobiyografiler

En büyük kurgu ustası hayatın kendisi. Öyle karakterler, maceralar, rastlantılar, düşünceler ve sürprizlerle dolu ki tüm yazarlar için en büyük esin kaynağı. Hatta bazen hayat onu yaşayanı yazar bile yapıyor. Hayatın cilvelerini birinci ağızdan bazen itiraflar, bazen hesaplaşmalar, bazense sadece içten düşünce ve duygularla süslenmiş şekilde dinliyoruz. İşte size bir devlet başkanının, bir Hollywood yıldızının ve bir eroinmanın hayatları...

Hayatım - Bill Clinton

Bu 1200 sayfalık kitap raflardaki yerini aldığında Bush’un başkanlığının ilk yıllarıydı, Clinton dönemi tüm güncelliğiyle tartışılmaya devam ediyordu. Tartışılan konulardan biri de başkanlığının son ödeminde ona zor zamanlar geçirten bir ilişkisiydi. Türkiye’de de maalesef bu önemli eserin sadece bu skandal ve Türkiye’ye ilişkin bölümleri (Bosna, Kardak, Türkiye ziyareti) konuşuldu. Hatta birçok programda “1000 sayfa da okunmaz ki hacı, özet geçiyoruz biz yeter işte” diyenler oldu.

Oysa kitap, doğmadan babasını kaybetmiş, çocukluğunu fakir mahallelerde, her tür insanın arasında geçirmiş William Jefferson Blythe III'ün, sosyal ilişkilerdeki başarısı, zekâsı ve Hillary’nin hırslı desteğiyle adım adım "dünya başkanlığı"na yükselmesini ve Başkan Bill Clinton'ın bu görevde başardıklarını ve başaramadıklarını anlatıyor. Clinton, bir taraftan Soğuk Savaşı’nın ardından göreve gelen ilk ABD Başkanı olarak tam bir belirsizlik ortamındaki ABD’ye ve dünyaya yeni bir uluslararası politika rotası çiziyor, ABD ekonomisine gelmiş geçmiş en parlak günlerini yaşatıyor, oylarını artırarak üst üste 2 dönem başkan seçiliyor bir taraftan da dedesinin zenci mahallesindeki dükkanında eşitliği ve hoşgörüyü öğreniyor, üvey babasının soyadını alıyor, saksafon çalıp hukuk fakültesinde hocalık yapıyor, başkan seçilince iki yarım-kardeşinin olduğunu öğreniyor, annesinin ölümünün ardından alışkanlıkla her pazar ona telefon etmek için mutfağa gidiyor ve  yeni duruma alışması aylar sürüyor...


Clinton'ın çocukluk ve gençlik dönemlerini anlattığı ilk sayfalar su gibi geçerken, siyasi hayatının yoğunluk kazanmaya başladığı noktadan itibaren metin genel okuyucu için zaman zaman durağan olabiliyor. Bir eski başkanın politikalarını açıklamak ve bazen de savunmak için Amerikan/dünya siyasetinin derinliklerine inmesinin ve daha da önemlisi ABD siyasetine ve karakterlerine uzak olmamızın bunda payı var. Ancak ben, bu kitabın, bir siyasetçinin geçmişinin politikalarına nasıl yansıdığını, çok kritik bir dönemde uzun yıllar dünyanın en güçlü ülkesini yöneten adamın hangi kararları nasıl aldığını, krizlerin perde arkasını, siyasi hesapları, ABD dış politikası ve iç siyasetini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Tarih, siyaset ve dış politika meraklılarına özellikle tavsiye ediyorum. Kitaptaki bol sayıdaki fotoğrafın saatlerce incelenebilecek kadar güzel olduğunu da söylemeliyim. Hala kararsızsanız Clinton'ın başkanlıktan ayrılırken çektiği ve işsizlikten Hillary'ye yemek hazırladığı, çamaşır yıkayıp kriz odasında amiral battı oynadığı şu acıklı videosunu izleyin ve öyle son kararınızı verin. (Bu adamın hastasıyım!)

Eroin - Christiane F.

Bu kitap iki Alman gazetecinin Berlindeki gençlerin durumunu gözler önüne sermek için başlattıkları bir çalışma sırasında, Christiane ile bir röportaj yapma niyetliyle başlayan görüşmelerinin 2 aylık bir çalışmaya dönmesinin ürünü. Kitap Christiane hakkında uyuşturucu edindiği gerekçesiyle hazırlanmış olan bir savcılık iddianamesiyle ve suçlu bulunduğu kararla başlıyor, sonra Christiane bu iki sayfada ruhsuzca özetlenen durumun iç yüzünü anlatmaya koyuluyor. Basit ergenlik bunalımlarıyla başlayan ve arkadaş çevresiyle ivmelenen arayışlar o kadar hızlı biçimde öyle tehlikeli ve korkunç boyutlara varıyor ki insan ne olduğunu şaşırıyor.

Kitaptaki fotoğraflar gayet sade olsa da etkiyi iyice artırıyor. Kitap boyunca anlatım birinci tekil kişi ama bölüm bölüm kahramanın annesinin ve ilçe yetkililerinin (emniyet müdürü, rahip, dayanışma merkezi psikologu) görüşlerine de yer verilmiş. Bu bir otobiyografi/anı kitabı için ilginç bir özellik, okuyucu için farklı bir deneyim.

Ben orta okuldayken bu kitabı okumak istediğimde annem izin vermemişti. O zaman annemden kaçak ilk ve tek hareketimi yaptım ve onun işten dönüşüyle benim okuldan dönüşüm arasındaki 45 dakikalık zamanda düzenli olarak bu kitabı okuyup bitirdim. Ben annemden gizli kitap okurken Christiane aynı yaşlarda annesinden gizli odasına içinde uyuşturucu hazırlayacağı tatlı kaşığını götürüyordu. Çok sarsıcıydı. Onun hayatından o kadar uzaktım ki dehşeti tam olarak anlayamamıştım. Öte yandan bu anlayış kıtlığı başka durumlarda kitabın bir macera veya isyan/bohem gibi anlaşılmasına ve saçma fikirlere yol açabilir. Bunu şimdi görüyor; annem haklıymış diyor ve 16 yaşından küçüklerin okumasını önermiyorum.

Son sözüm ise Türk arabeskliğine! Zaten her manada 'damardan' olan bu kitabı daha da kanırtarak kuru kafalı bir kapakla basmak ve adını "Eroin" koymak da neyin nesi? Kıt Almancamla anladığım kadarıyla kitabın orjinal adı (Wir Kinder vom Bahnhof Zoo), 'Biz Hayvanat Bahçesi İstasyonu Çocukları' anlamına geliyor. Orjinal kapakta ise karanlık, yüzleri görünmeyen gizli veya hoş olmayan bir şey yaptıkları hissini uyandıran bir adam ve bir genç kız var. Yani sadece C.F.'nin değil o istasyon ve o semt nezdinde tüm gençliğin durumunu ve sadece eroin değil, her türlü bağımlılığı, gençlerin arasındaki gaddarlığı, ailevi sorunları ve bir bağımlının psikolojisini anlatan bu kitabı "Abi kızın olayı eroin, eroin de çok korkunç bir şey; kuru kafa, iğne, falan" kafasıyla kısıtlamak bir hata, kitabın özüne aykırılık.

Terkedenler - Mia Farrow

Kupür: Allen ve eşi Soon-Yi (Farrow'un üvey kızı)
Cannes Film Festivali'nin açılışında.
Mia Farrow'u benim gibi sinemaya özel bir merak duymayanlar bilmeyebilir. Bu kitaba kadar ben de bilmiyordum. Hollywood'da şöhretli ve kalabalık bir ailenin içine doğmasıyla başlayan macerası okumaya değer çünkü Hollywood'daki kariyeri kadar Frank Sinatra ile yaptığı evlilik, Salvador Dali ile olan dostluğu ve birçok efsaneyle olan ilişkisi okuyucuyu sürekli şaşırtıyor. Bu efsanelerden biri de Woody Allen. Farrow, Allen ile 12 yıllık bir birliktelik sürdürüyor ve çiftin 1'i biyolojik 3 çocuğu oluyor. Bu ilişki Allen'a karşı çocuk istismarı suçlamaları ve Allen'ın Farrow'un üvey kızı Soon-Yi ile birlikte olması üzerine gürültülü şekilde bitiyor. Kitap bir noktada Allen'ın gücü karşısında sesini yeterince duyuramamış, güveni sarsılmış ve incinmiş bir kadının, kimi evlatlık kimi öz 14 çocuk sahibi bir annenin, en mahrem anlarını kameralarla yaşamış bir ünlünün kendini anlatma çabasına dönüşüyor.

Fotoğraf kısmı zayıf ama Woody Allen'a karşı verdiği vesayet savaşının sonucunu belgeleyen mahkeme kararı kitabın sonunda verilmiş. Hukuki bir metinden çok bir köşe yazısına benzediğinden mahkeme kararını okumak ilginç.

Mia Farrow'un kariyerinin en önemli filmlerinden,
 Polanski filmi "Rosemary's Baby"


Not 1: Bu kitaptan sonra Woody Allen denince aklınıza yönetmenden çok bir tacizci gelebilir.
Not 2: Farrow ve Allen'ın oğlu Ronan Farrow, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın gençlik konularındaki danışmanı olarak çalışıyormuş. Bu da böyle bir bağlantı olsun :)

Bkz: Hayatın Kurgusu: 2- Biyografiler
       Hayatın Kurgusu: 3- Günceler





7 Şubat 2012 Salı

İktisadın Gerçek Yüzü

İktisat önce sıradan olaylara iktisadi açıklamalar yaparak, anlamadığımız şeyleri izah ederek aklımaza girdi (Bkz: İktisadın Gülen Yüzü). Sonra sade bir dille temel iktisat mevzularında bir şeyler okuduk, okuduğumuzu da anladık (Bkz: İktisadın Yumuşak Yüzü). İşte orda durmak lazım! Buradan sonrası lisans düzeyinde okumalar yapmak demek, türev-integral demek, ciddi ciddi oturup ders çalışmak demek. İlla "Bırak beni, ben okuyacağım!" diyenler ya da buna mecbur olanlar aşağıdan devam edebilir.

İktisat

İkinci bir şans daha veriyor ve bir çırpıda hevesinizi almanız için temel iktisadın hemen hemen tüm konularını içeren Richard Lipsey, Paul Courant ve Christopher Ragan'ın Economics adlı kitabını öneriyorum. Lisans dönemimde kullandığım bu kitabı 'ümit vaad eden genç yetenek' kategorisindeki İngilizcemle anlamış, hatta bu kitabın güzel anlatımı yüzünden uzun süre iktisadın Türkçe olanının zor olduğunu düşünmüştüm. 

Kitabın ilk iki bölümü iktisat nedir, nasıl ele alınır vs konuları içeriyor. Eğlence bundan sonra başlıyor; 3-14. bölümler arası mikro ekonomiye, 15-27. bölümler arası ise makro ekonomiye ayrılmış. Son iki bölüm olan büyüme ve uluslararası ticaret bir yandan kalkınma ve uluslararası iktisat alanlarına göz kırpıyor bir yandan da önceki konuları bütünlüyor. Bölüm sonlarında özetler, anahtar kavramlar ve sorular var. Bu kısma bakmanızı öneririm çünkü anladım sandığınız şeyleri aslında hiç anlamamış olduğunuzu görebilirsiniz. Bu kitabın bir de alıştırma kitabı var. Çok hırs yapanlar veya bu konulardan sınava girecekler alıştırma kitabına baksınlar.

Bu kitabın çevirisi yok ama bu yazarların birlikte ya da ayrı ayrı yazdıkları "İktisat" başlıklı başka çevrilmiş kitaplar var; bu kitaplara bakabilirsiniz. Bir uyarı: Kitap boyunca son derece liberal son derece aman devlet de neymiş, piyasa her şeye yeter tavrını göreceksiniz.

Mikro Ekonomi

Mikro ekonomi iktisadın başlangıç noktasıdır; makro ekonomi çok daha sonra ayrı bir dal olarak ortaya çıkmıştır. Belki de bu nedenle mikro ekonomi daha derli toplu, daha oturmuş bir alandır. Yine aynı sebepten Türkçe eserler arasında özgün mikro ekonomi kitapları çıkabilmiştir.

Mikro Ekonomi - Zeynel Dinler Çok sade bir dili var. Kurulan cümlelerden, verilen örneklerden kitabın birkaç yabancı mikro ekonomi kitabının çevirilerinin karması olmadığı anlaşılıyor. Kitap 29 bölümden oluşuyor. Her bölümün sonunda "ek"ler var. Bunları mutlaka incelemek gerek çünkü kitapta verilen formüllerin sayısal örneklere uygulanması veya bazı detaylı açıklamalar bu kısımda veriliyor. Bölümlerin içinde konuyla ilgili ekstra bilgi ve örnek içeren kutucuklar var. Ben ilginç geldiği için okudum ama isterseniz atlayabilirsiniz.

Fatih Terim'den, aşırı kahve içip hastalanmaya; ikinci el arabadan belediyelerin neden evini boyayanlara destek vermesi gerektiğine kadar çok güzel örneklerle dolu. Yazar mikro ekonomideki bazı önkabullerin ne kadar 'liberal-biased' olduğuna işaret etmiş, sonuna kadar piyasacı bir tavır takınmamış. Kitabın kötü özelliği yabancı kitaplardaki gibi konu sonunda özet, önemli kavramlar, sorular ya da problemler içermemesi. 

Yanına ne gider? Bu kitabı aldığınız bir derse destek olarak kullanacaksanız kitabın sayısal örneklerdeki boşluğunu boldurmak üzere İsmail Bulmuş'un Çözümlü Mikroiktisat Problemleri kitabını öneririm. Konularına göre ayrılmış klasik usul mikro ekonomi sorularının hepsi özenle çözümlü ayrıntılı şekilde açıklanmış. O kadar özenli bir çalışmaki maddi hatayı bırakın imla hatası bile yok. Çözümleri dikkatli incelemeniz sadece sayısal problemleri değil kavramsal soruları da daha rahat cevaplamanızı sağlayacaktır. Bulmuş'un Mikro İktisat kitabı da var ve o da çok özgün ve titizlikle hazırlanmış bir eser. Ben o kitabı bölümler halinde okuduğum için daha fazla bir şey diyemem ama benim izlenimim çok olumlu.

Uzak durmanız gereken kitap İlker Parasız'ın Mikro Ekonomi Problemleri ve Çözümleri adlı kitabı. Bulmuş'un kitabının tam tersi... özensiz, açıklamalar yetersiz, baskı korkunç. Kimi soruların cevabı (kitabın adına bakarak çözümü demem gerekir ama!) şöyle verilmiş: 3,5. Sağ ol! Soruların yazımı da baştan savma; bazen ne istediği anlaşılmıyor bazense saçma sapan bir şey soruyor. Koşarak uzaklaşın!

Makro Ekonomi

Maalesef yabancılar özellikle de Amerikalılar bu işi bizden daha iyi kıvırıyorlar. Hem ders kitabı yazımını, hem de iktisat disiplininde ürün vermeyi. Mikro ekonomide kaçtık ama şimdi yabancı yazarlara mecburuz. Burada iki önerim var. Birincisi Makro Ekonomi - Rudiger Dornbusch, Stanley Fischer, Richard Startz. Öncelikle şunu belirteyim kolay bir kitap değil. Kolay olmamasının çeşitli nedenleri var. Kitap çeviri ve titiz çalışıldığı belli; yine de kitaptaki metinlerin su gibi aktığını söyleyemem. Yorulduğunuz veya dikkatinizin dağıldığı bir anda hemen kitaptan kopuyorsunuz. Bir diğer zorluk kitabın bölüm başlıklarının içeriği tam yansıtmaması; örneğin makro ekonomideki temel konulardan IS-LM modeli ve AD-AS modeli başlıklara bakarsanız yok ama tabiki kitabın içinde sayfalarca anlatılmış. Siz o modelleri okuyup öğrenirken hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini karıştırabilirsiniz. Bir de dokuzuncu baskıdaki bir kitabın kapağında "Makro Ekonomi" ve "Fischer" yazarken iç kapağında neden "Makro İktisat" ve "Fisher" yazar? Gazi Kitabevi 47,5 TL'ye sattığı kitaptaki bu lakayıtlığı açıklayabilir mi?


Öte taraftan kitabın artıları eksilerinden fazla. Birincisi bu hangi konunun nerede başlayıp nerede bittiğini anlamamanız bölümler arasında bir bütünlük sağlıyor. Zaten iktisatta her şey her şeyi etkiliyor. Yazarlar ilginç örnekler ve aralarda ufak espriler kullanmışlar. Grafikler büyük ve okunaklı. Her bölümün başında birkaç cümleyle nelerin ele alınacağı yazılmış, bölüm sonlarında ise özet, anahtar kavramlar, kavramsal sorular ve sayısal problemler var. Kitabın sonundaki dizin ve kavram sözlüğü çok kullanışlı. Kitap çok kapsamlı; aklınıza gelebilecek hemen her şeyi bulabilirsiniz. Karmaşık konular adım adım her başlıkta üstüne bir unsur daha eklenerek anlatılmış; takip etmek kolay.

Bu kitabın bir muadili de Gregory Mankiw'in Makroekonomi kitabı. Yukarıdaki kitapta takıldığım yerler oldukça bu kitabın İngilizcesinden bazı kısımları okudum. Okuduğum kadarıyla da memnun kaldım, yakın zamanda alıp baştan sona okumayı planlıyorum. O zaman detaylı bilgi verebilirim ama o zamana kadar siz değerlendirmeye alabilirsiniz.

Yanına ne gider? Mikro iktisat kadar olmasa da makro iktisatta da matematiksel konular var. Hem bu sayısal problemler hem de kavramların ve modellerin açıklamalarını içeren Sorularla Makro İktisat - Hakan Yetkiner kitabını kullanabilirsiniz. Makro iktisat hakkında fikir sahibi olduktan sonra baştan sona okunarak çalışılabileceği gibi ana kitabın yanında konular geldikçe alıştırma kitabı olarak da kullanılabilir. Kitabın baskısı harika, yalnız bir indeksinin olmaması biraz kullanımını zorlaştırmış. İçerikten çalmadan özet bir kitap yazmayı başarmış yazar. 

İkinci önerimse Yetkiner'in de kitabını hazırlarken esinlendiği Eugene Diulio'nun Schaum's Outline for Macroeconomics. Kitapta 3-4 sayfalık konu özetleri ve ardından boşluk doldurma, çoktan seçmeli sorular ve problemler var. Problemler adım adım çözüldüğünde kitaplarda yazanların sağlaması yapılmış oluyor. Mesela "para talebinin faize duyarlılığı azalırsa LM eğirisi dikleşir" ifadesinin nereden çıktığını çeşitli denklemleri çözüm grafiğini çizerek kendiniz görüyorsunuz. Yukarıdaki kitapla arasındaki fark daha az kavram daha çok işlem ve model. Bu kitabın önceki bir baskısının Türkçe tercümesi var; başlığı Makro Ekonomi Teori ve Problemler 353 Çözümlü Problem.

Lisans öğrencileri, eski bilgilerini parlatmak isteyenler, iktisat okumadığı halde iktisat alanında çalışacaklar veya yüksek lisans yapacaklar için şimdilik benden bu kadar. Kolay gelsin! :)

3 Şubat 2012 Cuma

Ann Patchett'in Önerdikleri


Kaynak: www.cbc.ca


Ann Patchett, Türkiye'de de yayımlanan Bel Canto adlı romanıyla Orange Prize for Fiction ve PEN/Faulkner Ödülünü  kazanmış, Amerikan edebiyatının son dönemde önde gelen yazarlarından. Annesi de yazar olan Patchett'in Parnassus Books isimli bağımsız bir kitapçısı da var. Son kitabı "State of Wonder" Publishers Weekly tarafından 2011 yılının en iyi ilk 10 kitabından biri seçilmiş. Henüz Türkçeye çevrilmese de bu kitabın İngilizcesini kitapçılarda bulmak mümkün. Peki ya onun son dönemde okuyup beğendiği kitaplar? Yazarın cevabı aşağıdaki gibi...  (Türkçeye çevrilmiş olan kitapların isimlerini parantez içinde veriyorum.)

"Kitap Çantası

İşte son 12 ayda okuduğum ve halen okuyor olmayı dilediğim 5 kitap burada.

Act One - Moss Hart

Bir oyun yazarının köşeyi dönene kadarki hayatına çılgınca eğlenceli bir bakış. Eminim ki benim gibi kitabı okuyan diğerleri de şiddetle Act Two'yu istiyordur.

A Perfect Spy - John le Carré (Son Casus)

Büyük bir akşam yemeğindeki herkesin bu kitabın tüm zamanlarda en sevdikleri roman olduğunu iddia etmesinin ardından okudum. Bana derhal okumam gerektiğini söylemişlerdi. Mükemmel tavsiye!

The All of It - Jeannette Haien*

Arkadaşım Maile Meloy bu kitabı benim için bir sahaftan almıştı. Bu, İrlandalı bir rahibin hayatının en karmaşık günah çıkarmasını dinlemesinin hikayesi. Bu kitabı o kadar sevdim ki yayıncımla yeniden basılması için konuştum.

Fun Home - Alison Bechdel (Cenaze Evi Şenlik Evi)

Alison'la bir yazarlar konferansının ardından havaalanına giderken arabada tanıştım ve o da bana zarif bir şekilde daha sonra intihar eden eşcinsel babasıyla bir cenaze evinde büyümesini anlatan çizimli anı kitabını gönderdi. Kulağa sürükleyici bir kitap gibi gelmiyor ama bir kere açtıktan sonra elinizden bırakamıyorsunuz.

A High Wind in Jamaica - Richard Hughes (Jamaika'da Bir Fırtına)

Beş yıldır yatağımın yanındaki çalışma masanının rafında duruyordu ve ben sonunda onu elime aldım. Kedilerinin ölmesi dışında kötü bir şeyler olduğudan bihaber çocukların umutsuz vehametini anlatan bir kitap."

*Başka bir haberde gördüğüme göre kitap aynı zamanda yazarın mutlaka okunması gerekenler listesinde.


Sunum&Çeviri: BA          Kaynak: Newsweek , 13 Haziran 2011, Sayfa 55




1 Şubat 2012 Çarşamba

Taht Oyunları'nın Hiç mi Kötü Tarafı Yok?


Dünyanın bir yarısı George R. R. Martin'in Taht Oyunları'nı (TO) okudu, diğer bir yarısı izledi... Milyon kere yazıldı, arkadaş arasında bolca konuşuldu... Fantazi edebiyata ilgi duymayan, sadece Tolkien'in Hobbit'ini ve Le Guin'in Yerdeniz Öyküleri'ni okumuş, Harry Potter hakkında tek bildiği "Büyücü bi çocuk var, gözlüklü..." olan  biriyim. Öte yandan iyi bir okuyucuyum... Fantezinin kardeşi bilimkurguyu da yalayıp yutmuş sayılırım. Buradan aldığım güçle Taht Oyunları'nı hunharca eleştirmeye başlıyorum... (Bundan sonrası ağır "spoiler" içerir.)

Kitapla ilgili birinci derdim yaratıcılık sorunu. Bir noktada kitapları türlerine göre değerlendirmek gerektiğini biliyorum. Fantazi diyince de benim aklıma yukarıda saydığım iki kitap geliyor ve TO'nın şanssızlığı burada başlıyor. Bu iki kitapta dünyamızdan bambaşka yeni bir evren kuruluyordu: yeni bir kültür, dil, sosyal düzen, yeni bir coğrafya hatta yeni bir değerler sistemi. Sadece bir harita, bir iki değişik isim ve birkaç garip adet koyunca yeni bir evren yaratmış mı oluyoruz? TO orta çağ Avrupasından devşirme asil aileler, şövalyeler, taçlar, kıyafetler, kılıçlar ve adetlerle dolu. Kilise yerine sept, Keven yerine Kevan, Erward yerine Eddard diyince, Krallıklar Diyarı'ndan doğuya(!) yelken açınca varılan zengin ticaret limanlarına Doğu Akdeniz değil de Özgür Şehirler denince, Özgür Şehirlerden yani Doğu Akdeniz limanlarından sonra göçebe barbar toplumlarla karşılaşınca, hele bunlar atla yaşayıp kesik kısrak sütü (kımız!?) içerek sarhoş olunca benim aklım başımdan gitmiyor. Kitabın en fantastik yeri Targaryenler ve ejderhaları mıydı? Ejderha mı? Ooo dostum, bu kimin aklına gelirdi? Yoksa bunlar ağzından ateş saçan iri yarasa-kertenkele kırmaları mı? Belki başka bir efsane olan zombiler de kullanılabilirdi o zaman. Ah evet zombiler yani "Ötekiler" de var kitapta. Aynen zombiler gibi öldürdüklerini kendilerine katıyorlar; onlar da zombileşip canlılara saldırıyor.Yine dağlar tepeler var, yine kuzey soğuk güney sıcak... Ama kışlar çok uzun sürüyor derseniz Alaskalılara sormak lazım derim. Bence kitabın tek orjinal yeri Kartal Yuvası'nın (çok orjinal bir isim gerçekten!) mimarisi ve gök zindandı. O kısımları okurken gerçekten hayal gücümü kullanmak zorunda kaldım ve zevk aldım.

İkinci sorun cinsellik ve kadın meselesi... Aslında sevgili George fantazinin yepyeni bir dünya kurmak olduğunu biliyor ve bunun yolunun "Hımm burda kışlar 9 yıl sürüyor, - 40 filan oluyor" demekle olmayacağını da hissediyor. Yeni bir sosyal değerler düzeni gerek, belki binlerce yıldır süren şu ataerkil toplumu, onun cinselliğe bakışını değiştirerek gerçekdışı bir evren hissi verebilirdi...denemiş de. Ama insanın binlerce yıl içine işlenen bir şeyi değiştirmesi kolay değil. Sevgili George'da vermiş ensesti; vermiş teşhirciliği... Hiçbirine itirazım yok ama fantastik ya da gerçekdışılık hissi veren bir yanı olmadığını da söylemek zorundayım. Habire erkeklerin kadınların "üstüne binmesinden", erkeklerin zevk noktasına varmasından (Neden kadınlar da zevk almıyor? Neden kadınlar çiftleşecek erkek seçip onun için dövüşmüyor?) kadınların çocuk doğurarak mevki kazanmasından, karakterlerin babası nereliyse oralı olmasından bahsedersen bu iş olmaz. O zaman, Lysa'nın (Lisa?) 9 yaşındaki oğlunu emzirmesi, Catelyn'in çıplak olarak mektup okuması veya Dany'nin memelerinin ve bacak arasının her fırsatta konu edilmesi gereksiz bir hal alıyor. Örnek: Dany kocasının cenaze töreni için yıkanıyor, sonra parfümleniyor, parfümü süren köle bacak arasına da parfüm sürüyor ve bu Dany'ye serin bir öpücük hissi veriyor. Dany'nin ne banyosunun ne de parfümünün hele de parfümün sürüldüğü yerin ve verdiği hissin hikayenin geri kalan kısmında en ufak bir rolü var. Zaten roman boyunca Dany sıcaklığı ve ağırlığı bacak arasından hissediyor, terler bacak arasından akıyor, yumurtayı bacak arasına koyuyor. Ne bacakmış ne arasıymış arkadaş!? Sanki 14-17 yaş arası ergen gençlerin ağzına bir parmak bal çalınıyor, tüm amaç bu.

Zaten kitaptaki 6 temel kadın karakterden de kadınların durumu anlaşılıyor. Kadınlardan, biri baş kötü ama karizma filan değil yine akıllı, cesur ve karizmatik olanlar onun babası ve erkek kardeşi (Cersei); diğeri kitabın en sünepe, en mıymıntı, en gizli hain karakteri (Sansa); öteki onun kardeşi çok zeki, azimli, dürüst ve onurlu çünkü erkek gibi (Arya); öbürü yarı deli, korkak, kardeşini ve ailesini önce belaya bulaştırıp sonra yarı yolda bırakan bir anne (Lysa); beriki onun kardeşi kocası öldüğü için kurgu gereği bazı iyi işler yapıyor ama hataları da var, ne zaman güçlü olması gerekse kocasının soyadından bahsediyor, en önemli özelliği çocuklarının anası, kalesinin kadını olmak (Catelyn); sonuncusu ise habire memesi ve bacak arası gündeme gelen, evlenerek ve doğurarak güç ve mevki elde eden, en sonunda da hayatta kalmak için fantastik yaratıkların varlığına mecbur olan bir genç kız (Dany). I rest my case!

Sürükleyicilik ve kurgunun sarması açısından sözüm yok, gayet başarılı. Yoksa 830 sayfa nasıl okunurdu? Tasvirler güzel, ne insanı bezdirecek kadar çok ne de bilmediğimiz bu dünyayı hayal etmemizi engelleyecek kadar az. Anlatımın sahneler halinde gitmesi ve eşzamanlı olarak bir çok olayın gerçekleşmesi akıcılık/sürükleyicilik açısından harika. Aksiyon açısından son derece doyurucu ama sürprizlerin pek de sürpriz olmadığını söylemek zorundayım. Örneğin aptal sarışın Joff'un Kral Robert'ın değil Jaime Lannister'ın oğlu olduğunu çocuğun ilk tasvir edildiği an, Dany'nin ejderja yumurtalarının canlı olduğunu ilk ısındıkları an anlıyorsunuz. Yine de durumun karmaşıklığı ve ilginçliği okuma zevkini devam ettiriyor. Kafamda tam olarak olay örgüsüne oturtamadığım yerler var ama bu bir serinin ilk kitabı olduğu için ileride bir yerden bağlanır diyerek susuyorum.


Dil fantazi edebiyatta önemli bir nokta çünkü fantastik hissinin verilmesinde uydurma kelimeler, bozuk dilbilgisi ve benzeri çarpıtmalar kullanılıyor ve bu işi komik olmadan yapabilenler "high fantasy" yazmış oluyor. Ben Türkçe çeviriyi okuduğumdan en azından çeviride bu tekniğin sınırlı görüldüğünü söyleyebilirim. Çeviriyi Sibel Alaş yapmış, ben isim benzerliği sanmıştım ama Adam'ın Sibel Alaş'ıymış. Hatta güzel de bir söyleşi yapılmış, işte burda.

Amma çeviri canımıza okumadıysa bu sefer de edisyon/düzeltme bitirdi işi. Ey Epsilon, 30 TL fiyat çektiğin, 3. baskısını yaptığın bir kitabı "proof-reading" yaptıramıyorsan dükkanı kapat! Çeviriyi yaptığınız metinde kaç tane noktalama, yazım veya anlam hatası vardı? Ben okumadan hiç yoktu diyorum. Çünkü bugüne kadar onlarca İngilizce kitap okudum hiçbirinde tek hata görmedim. Oysa TO'da elimde kalem olsa edebiyat hocası gibi üstünü çizeceğim hatalar vardı: "olarak" yerine "olacak", "Robb" yerine "Rob" (iki defa), "yıldızlara dokunsa uzanabilecek" yazmak ve diğerleri gibi. Demek ki MS Word Check'le kitap basılmıyormuş.

Bir de aklıma şu takıldı: Bu kitap aslında önceden Türkçeye çevrilmiş ama satışlar iyi gitmediğinden serinin diğer kitapları çevrilmemiş. Şimdi dizisi yapılan her şey popüler olduğu için satışlar patlamış ve 2 kitap daha piyasaya sürülmüş. Peki ya dizi çekilmeseydi? İlk kitabı okuyanlar sonunu bilmeden hatta esas hikayeyi bilmeden öylece kalacak mıydı? Bence böyle bir şey okuyucuya saygısızlık. Seri kitaplarda ya bütün seriyi yayınlayın ya da yayınlamayın.

Çok uzayan bu yazıma özet geçerek son veriyorum: Çoğunluk kitabın hastası ama eleştirilecek yanları da var. Benim için "masalsı tarihi roman" ya da "büyüklere masallar" kategorisinde bu kitap. Bu nedenle devam kitaplarıyla zaman öldürmeyi düşünmüyorum (ara sıra diziden olayları takip ederim). Epsilon'a tekrar "Olmamış!" diyorum. Yorumlamam bu kadar.