31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'de Neler Oldu Neler!

OCAK
29  Paul Auster'ın son kitabı Kış Günlüğü dünyada ilk kez Türkiye'de yayımlandı. Yazar bir gazeteye verdiği röportajda neden Türkiye'yi ziyaret etmediği sorusuna hapisteki gazeteciler ve antidemokratik yasalar nedeniyle Türkiye'yi protesto ettiğini, benzer nedenlerle Çin'e de gitmediğini söyleyince gündem hareketlendi. Başbakan gelmezsen gelme diye hırçınlaşırken, muhalefet lideri yazara davet mektubu gönderdi.



ŞUBAT
18  Doğan Hızlan'ın bağışladığı 20 bin kitapla 900 metrekarelik kapalı alana kurulan kütüphane Antalya'da açıldı.

MART
  Jose Saramago'nun 1953 yılında yazdığı ve yayıncılar tarafından reddedilen (hatta red cevabı bile çok görülen) ilk ve kayıp romanı Claraboya  59 yıl sonra yayımlandı. Eşi Pilar del Rio'ya göre bu romandan sonra Saramago 20 yıl roman kaleme almamış, hayattayken romanın yayımlanmasını istememiş ve ölümünden sonra Claraboya ile ne yapılması gerektiğine en iyi yakınlarının karar vereceğini düşünmüş. 

NİSAN
16  Pulitzer bu yıl kurgu dalında ödül verecek kimseyi bulamadı. Kimileri bu durumu jurinin beceriksizliği olarak yorumlarken kimileri de Amerikan edebiyatının gerilemesine bir kanıt oluşturduğu görüşünü savundu. Üstelik bu durum ilk kez de yaşanmadı, 1917'den beri verilen ödülün jürisi daha önce de on kez aynı kararı almıştı.
28  Orhan Pamuk'un uğruna Masumiyet Müzesi adlı romanı yazdığı Masumiyet Müzesi kitabın yayımlanmasından dört yıl sonra İstanbul Çukurcuma'da açıldı. Pamuk müze için bir de Masumiyetin Şeyleri adlı katalogu hazırladı.


MAYIS
   Forbes'un açıkladığı listeye göre Ayşe Kulin'in 8 milyon 173 bin 300 lira ciro ve 1 milyon 634 bin 660 liralık telif geliriyle 2011 yılında en çok kazanan yazar olduğu haberi gündemi hareketlendirdi.
16  Carlos Fuentes kısa süren bir rahatsızlık sonucunda hastanede yaşama gözlerini yumdu. Fuentes Meksika halkının ve devriminin sesi, latin edebiyatını bugünlerine getiren güçlü yazarlardan biriydi.
31  Son Orange Ödülü'nün sahibi The Song of Achilles adlı romanıyla Madeline Miller oldu. Bu gerçekten de son ödüldü çünkü İngilizce yazan kadın kurgu yazarlarının eserlerine verilen Orange Ödülü 17 yıldan sonra sona erdi. Ödülün sponsoru olan telekominikasyon şirketi Orange sinema sektörüne yoğunlaşabilmek için sponsorluktan çekildiğini 22 Mayıs'ta açıkladı. Ödül yönetimiyse sponsor arayışına başladı.


HAZİRAN
5    Fahrenheit 541 ve Mars Yıllıkları'nın ünlü bilim kurgu yazarı Ray Bradbury 91 yaşında hayattan ayrıldı. NASA Cruosity  uzay aracının Mars'a indiği noktaya yazarın anısına ¨Bradbury Landing¨ adını verdi.


13  Dünyanın en saygın sosyal bilimcilerinden Profesör David Harvey Metis ve Sel Yayınlarının işbirliğiyle Türkiye'ye geldi; İstanbul ve Ankara'da konferanslar verdi.

TEMMUZ
1    Elif Şafak Şemspare isimli son kitabını çıkardı. Kapak fotoğrafındaki fikrin aşırma olduğundan kitabın önceden yayımlanmış yazılardan oluşmasına kadar birçok konuda eleştirildi. Yazarın bir kredikartı reklamında oynamasıyla Şafak'ın ticari motivasyonu üzerine tartışmalar iyice alevlendi.
5    Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği rapora dayandırılarak William Burroughs'un yazdığı, Süha Sertabiboğlu tarafından çevirdiği, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Yumuşak Makine adlı kitabın yedinci duruşması ve Chuck Palahniuk'un yazdığı ve Funda Uncu'nun çevirdiği, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan Ölüm Pornosu isimli kitabın beşinci duruşması arka arkaya görüldü. Uzun beklemenin ardından bilikişi raporuyla kitapların edebi eser olduğu kanıtlandı fakat mahkeme sonuçsuz kaldı; beraat yerine erteleme kararı verildi. 
30   Romantik çok-satan kitapların kraliçesi Maeve Binchy 72 yaşında öldü. Ardında toplam 40 milyondan fazla kopya satmış 33 kitap bıraktı.



AĞUSTOS


EYLÜL
20  Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin sıfırcı hocası, en has Ankaralı, Kurthan Fişek hayatını kaybetti.
21  Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan Sabah Yıldızı adlı belgesel vizyona girdi.

EKİM
1    Saygın Marksist tarihçi Eric Hobsbawm hayata gözlerini yumdu. Hobsbawm'ın yeni kitabının ise 2013 yılının Mart ayında yayınlanacağı açıklandı. 
3     Yaşar Kemal'in 'Bir Ada Hikayesi'nin serisinin son cildi 'Çıplak Deniz Çıplak Ada' piyasaya çıktı. Yazımı sekiz yıl süren roman çıktığı gibi 50 binden fazla sattı.
11  Edebiyat dalında Nobel Ödülü'nü Çinli yazar Mo Yan aldı. Murakami destekçilerinin dileği sonraki bahara kaldı.



17  Man Booker Ödülü'nün Sahibi Bring Up The Bodies adlı romanıyla İngiliz yazar Hillary Mantel'in oldu. 2009 yılında da Wolf Hall adlı romanıyla aynı ödülü kazanan yazar böylece bu ödülü iki kere kazanan ilk İngiliz ve ilk kadın yazar oldu. Romanlarınsa biribirini takip eden dönemleri anlatan tarihi romanlar olması ilginç bir detay.

KASIM
17  31. Uluslararası İstabul Kitap Fuarı açıldı. 25 Kasım gününe kadar süren fuarın onur konuğu diplomatik ilişkilerin kuruluşunun 400. yılı münasebetiyle Hollanda, onur yazarı ise Gülten Dayıoğlu idi.
28  Selim İleri Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne layık görüldü. Açıklamada  ödülün ''edebiyat aşkını İstanbul tutkusuyla harmanlayıp kişisel anılarını şehrin geçmişiyle bir araya getirdiği eserlerinde gelenekle yeni arasında köprü rolü üstlendiği için'' ödülün İleri'ye verildiği belirtildi. 

ARALIK
24  Kitap Notları bir yaşına girdi :)

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yıllık Rapor 2012



Kitap Notları 24 Aralık 2011 tarihinde başladı. Not tuttmak daha çok okuttu, okumak daha çok yazdırdı. Bu güzel döngü işte bir yılda şöyle sayılara yansıdı:

OKUNANLAR

53 kitap okudum. Türlere ayırırsam: 28 roman, 6 öykü, 8 araştırma-inceleme/akademik, 6 anlatı (deneme, gezi, anı...) kitabı, 5 de hiçbir kategoriye sokamadığım kitap. Okuduğum kitapların 7'si İngilizce 46'sı Türkçeydi. Bu sene de İspanyolca okuyamadım.

Kitapların çoğu ilk kez okuduğum yazarlarındı. İlk kez olduğum yazarlardan Selim İleri, Şükran Yiğit ve Barış Bıçakçı'ın ikişer kitabını okudum.

Bu kadar çok okumak ve giderek ''Zaman daralıyor, daha çok okunacak şey var'' hissine kapılmak hiç yapamadığım, yapmayı sevmediğim bir şeye itti: 2 romanı bir daha elime almamak üzere yarım bıraktım. Araştırmalarım için bir kısmını okuduğum kitapları yarım bırakmadan saymıyorum.

Hatta bir de şımararak bu yıl okuduklarım içinden beni en çok heyecanlandıran ilk üç kitabı seçeyim:

1. Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf
2. Başka Kent Ankara - Feridun Büyükyıldız
3. Son Perde - Roald Dahl

KİTAP TRAFİĞİ

37 kitap satın aldım. Bunların 5'i  ikinci el geri kalan 32'si yeniydi. Buradan da anlaşılıyor ki 15'ten fazla kitabı arkadaşlarımdan ya da kütüphaneden ödünç alıp okumuşum. Aradığım kitapları bulabilsem, yaşadığım yerde daha güzel sahaflar olsa daha çok ikinci el kitap almak isterdim.

Satın alma dışındaki yollarla kütüphaneme 17 kitap girdi. 2 kitap hediye geldi; 3 kitabı internet sitelerinin promosyonlarından, 12 kitabı da internetteki çekiliş/yarışmalardan kazandım.

5 kitabımı da bir okul kütüphanesine bağışladım. 7 kitabı da hediye ettim.

KİTAP NOTLARI

Kitap Notları'nda bu yazı dahil 69 yazı yayınladı. Bu yazılarda 113 kitap hakkında notlar yer aldı. Bence bu çok iyi bir rakam. Yazarların en sevdiği kitaplar hakkında da bir dizi yazı yazdım. Bu kitapları da sayarsak sayı çok yükselir tabi.

Bu işlere girince en popüler istatistiklerden birinin de 'tık'lar olduğunu hemen anladım. O zaman ona değinmeden bu bahsi kapatmayalım. Kitap Notları bugün itibariyle 43 bin tık, 207 yorum aldı. En çok okunan yazı 5183 tıkla Taht Oyunları hakkındaki notlar oldu, en çok tepki çekeni de...

Kitaplar ve Kitap Notları açısından güzel bir sene olmuş anlaşılan. Darısı 2013'e :)

21 Aralık 2012 Cuma

Kazananlar

''Bilene Yeni Yılda Ödül Var!'' sorularını zaman ayırıp cevaplayan herkese teşekkürler! Umarım iyi zaman geçirmişsinizdir.

Sonucunu merak edenler için önce cevap anahtarı:
Paketler hazır!
  1. C
  2. A
  3. A
  4. D
  5. D
  6. C
  7. A
  8. D
  9. B
  10. C
Şimdi kazananlar: 

1. Asabi Bakire 10 (13 Aralık)
2. bi kahve bi kitap 10 (13 Aralık)
3. Beyaz Kitaplık 10 (14 Aralık)

Tebrikler! Şimdi tek yapması gereken hangi kitabı istediğinizi belirlemek bana adresinizi göndermek. Birinci; Sapkın, Agnes Grey ve Hafif Metro Günleri-Üç Parça Toprak-Hera Nuş seçeneklerinden hangisini seçtiğini, ikinci de geriye kalanlardan tercihini buraya yorum olarak bırakırsa harika olur.

Güle güle okuyun!


17 Aralık 2012 Pazartesi

Ticarette Dostluk Olur mu?

Hatırlayanlar olacaktır daha önce medeni ve borçlar hukukunu özümsetmesiyle kalbime taht kuran Turgut Akıntürk'ün iki kitabını anlatmıştım. (Bkz: Akıntürk'le Hukuk Çok Kolay) Bu sefer de ticaret hukukuna el attım, Prof. Dr. Mehmet Bahtiyar'ın Ticari İşletme Hukuku ve Ortaklıklar Hukuku kitaplarını aldım. Sonradan da duydum ki Bahtiyar'ın lakabı ''öğrenci dostu Bahtiyar'' imiş. Ticarette dostluk olmadığından detay detay her ihtimalin düzenlendiği bu pek mühim hukuk dalında en azından öğrencilerin bir dostu var diye sevindim ve...

Ticari İşletme Hukuku 

Ticari işletme hukuku kanımca ticaret hukuku alanlarından (şirketler hukuku ve kıymetli evrak hukuku) en kolayı ve en akılda kalıcısı. Bu kitap da konunun bu özelliğinden gayet güzel faydalanmış. Önemli hiçbir konuyu atlamayan özet bir kitap olmuş.

Metnin kısa tutulması için yer yer atıflarla konu açıklanmış. Örneğin 'kanunun x. maddesinde sayılan hususlara aykırı olmamak kaydıyla..' gibi cümleler kurulmuş. Elbette konuya yeni yeni ısınan biriyseniz hemen o hususların neler olduğunu hatırlamanız kolay değil. Metin böylece bir paragraf kısalmış ama sizin önceki sayfalara dönüp o hususların neler olduğunu okumanızla sizin için süre açısından üç paragraflık uzamış. Neyse ki bu durum çok sık tekrarlanmıyor.

Bahtiyar yeni ve eski ticaret kanunlarını karşılaştırmış ve yer yer yenisine yöneltilen eleştirilerden bahsetmiş. Hukuk öğrencileri için bu satırlar faydalı ipuçları taşıyabilir. Benim gibi somut bilgi peşinde olanlar içinse çoğunlukla hızlıca okunup geçilen nadiren anlamayı kolaylaştıran yan unsurlar olarak kalıyor.

Yeni Ticaret Kanunu ile birlikte birçok kitap kadük kaldı, bu kitabın güncel olması iyi ama bazı köklü değişikliklerin olduğu bölümlerde kanun metninden fazla "yararlanılması" hoşuma gitmedi. Kanun metninin kullanılması elbette önemli ama örnekler verilmesi vey aynı şeyin farklı kelimelerle daha sade anlatılması benim için daha önemli.


Ortaklıklar Hukuku

Nam-ı diğer şirketler hukuku bence asla güle oynaya öğrenilebilecek bir konu değil. Bana söylenen kendi içinde bir sistemi olduğu, matematik gibi problem çözmede kullanıldığı. Sanıyorum bu ancak bin sayfalık detaylı şirketler hukuku kitaplarının örnek olay incelemeleriyle desteklenmesiyle tadına varılacak bir evre. Bu açıdan Bahriyar'ın kitabının bunu sağlamaktan çok uzak olduğu bir gerçek.

Özet bilgilerle genel bir ortaklıklar hukuku bilgisi vermeyi veya hukuk öğrencilerine hatırlatıcı ve kısa bir ders notu olma özelliği taşıyan kitap şirketler hukukunun tüm ana konularını kapsıyor. Kitabın yarısından fazlası Anonim Ortaklıklara ayrılmış. Her ortaklıklar hukuku kitabında var mıdır bilmiyorum ama benim için faydalı olan holding ile şirketler grubu arasındaki farklar gibi bilgiler de vardı.

Kitaba özet dedim diye kanmayın, ortaklıklar hukuku, hele de anonim şirketler hukuku ne kadar özet veya sade olabilir ki?! Kitapta başlıkları takip etmek bir yerden sonra çok zorlaşıyor ama bu konunun suçu mu, kitabın suçu mu, yoksa dizginin suçu mu bilemiyorum.

Bu kitapta da önceki sayfalarda açıklanmış kanun hükümlerine sadece madde numaralarıyla atıfta bulunarak anlatımı kısaltma yoluna sık sık, hatta Ticari İşletme Hukuku kitabından da sık, başvurulmuş. Bir noktada bunu alıştırma fırsatı olarak görüp bu maddeler neydi hatırlıuor muyum diye kendimi test ettim. Fakat kanun metnin "kopyala-yapıştır" usulüyle fazlaca kullanılmasından mutsuz oldum. Yeni kanunla Ortaklıklar Hukuku, Ticari İşletme Hukukundan çok daha fazla değişti. Böyle olunca bazı bölümler sayfalarca kanun metninden ibaret olmuş. Tamam kanun en mühim kaynak, tamam yeni TTK'nın dili sadeleştirildi anlaşılır oldu ama kitabı aldıysam, emek verip okuyorsam bir örnek olur, akılda kalıcı bir cümle veya kısaltma olur, efendime söyleyeyim bir tablo olur, bir artı değer görmek istiyorum.



Kitaplarla ilgili iki şikayetim var. Birincisi kötü imla. O kadar kötü ki... Bir süre sonra cezai yaptırımlardan bahseden bölümlerde bile kitabı ciddiye almak zorlaşıyor. İkincisi ise kitapların sonundaki sorular. İki kitabın da arkasında klasik, test ve olay soruları yer alıyor. Bu sorulardan bazıları meslek sınavlarında çıkmış sorular. Üstelik sorular yeni kanuna göre revize edilmiş. Böyle bir ek gerçekten çok faydalı olabilirdi ama değil. Çünkü soruların cevapları yok. Klasik sorular kısa ve yorumdan çok tanım veya karşılaştırma soruları olduğu için cevaplarının olmaması çok önemli değil, açıp ilgili başlığı okuyorsunuz ama test sorularının cevabının olmaması bazı sorularda durumu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Olay soruları ise cevapları olmadan bence sadece öğrencilerin kendi arasında tartışması veya öğretim üyelerinin derslerde faydalanması için bir malzeme. Keşke olay soruları sayıca yarı yarıya az olsaydı ama cevapları da olsaydı. Bir de meslek sınavlarında çıkan soruların sadece birkaç eski sınavdan alınmış olması eklenince, benim aklıma acaba KPSS furyasından biraz da ben yararlanayım, biraz da kitabın sayfa sayısını kabartayım düşüncesi mi var sorusu geliyor.

Yani, ticaretin hiçbir yerinde dostluk olmuyormuş. Akıntürk'ün kitaplarında bulduğum rahatlığı ve kaliteyi bu sefer bulamadım. Öte yandan ticaret hukukunda bu kadar kısa ve içerikli başka kitap bulunur mu?... Galiba daha iyisi yazılana kadar en iyisi bu.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Bilene Yeni Yılda Ödül Var!




Kitap Notları'nın yeni yıl hediyesi elbette kitaplar. Yalnız ufak bir test karşılığında.

24 Aralık Kitap Notları'nın doğum günü. Bir yılda burada yazılıp çizilenlerden 10 soruluk bir test hazırladım. Biraz zor olmuş olabilir ama hepsinin cevabı bu notlar arasında bir yerde. Çözerken ve araştırırken eğlenirsiniz diye umuyorum.


Şimdi detaylar,

  • Her soru 1 puan, her yalnış cevap -0,25 puan. 
  • En çok puanı alan ilk üç şu kitapları kazanacak:
- Tarihi romanlardan ve korku-gerilimden hoşlananlara, dumanı üstünde Sapkın - S.J. Parris
- Alternatifleri ve edebiyatı sevenlere üçü bir arada Hafif Metro Günleri - Murat Yalçın, Üç Parça Toprak - Faruk Ulay, Heranuş - Halil Genç
- Klasiklerden vazgeçemeyenlere, Brontëlerin en küçüğünden Agnes Grey - Anne Brontë

  • Birinci olan ilk seçim hakkına, ikinci olan da ikinci seçim hakkına sahip olacak, üçüncü de kısmetine ne düşerse :)
  • 20 Aralık 2012 saat 23.59'a kadar cevaplarını aşağıdaki şekilde kitaplik.blog@gmail.com adresine gönderenler arasında sıralama yapılacak.
  • Aynı puanı alanlar içinde cevaplarını önce gönderen öne geçecek.
  • Adil bir yarış için herkesin sadece bir kez cevap gönderme hakkı var. Bunu sağlayabilmek için de sadece iki grup e-posta adresinden gelen cevaplar değerlendirmeye alınacak:
- Kitap Notları'na üye olduğunuz (sağ üstteki ''Beni Yorma E-posta Gönder'' kutucuğundan bahsediyorum) e-posta adresleri,
- Kitap Notları'nın takipçisi olanların bu yazının altına yorum bırakarak ben cevaplarımı şu e-posta adresinden gönderdim dedikleri adresler.

  • Bu etkinliği duyurmak, paylaşmak şansınızı artırmaz. Zevkli bir şeymiş insanlar da bilsin veya kankama da söyleyeyim ben kazanamazsam o kazanır okuruz kitapları derseniz elbette paylaşabilirsiniz. Yoksa ancak rakipleriniz çoğalır :p
  • Son olarak cevaplarınızı aşağıdaki satırları kopyalayıp uygun şekilde doldurarak gönderirseniz benim işimi çok kolaylaştırmış olursunuz. Bir örnek Şekil 1-A'da.

Katılımcı: BA
Takip Türü: blogger / e-posta (hangisi uygunsa)
E-posta: kitaplik.blog@gmail.com
Cevaplar: 
1- A
2- B
3- C
4- D
5- ...


Şekil 1-A


Cevaplarınızı dört gözle bekliyor sonucunuzu en kısa zamanda bildirmeye ve kazananları da 21 Aralık 2012 tarihinde açıklamaya söz veriyorum.

Mutlu yıllar!

3 Aralık 2012 Pazartesi

Ankara Kitap Fuarı Notları II

Önce Ankara Kitap Fuarı Notları başlıklı yazı yeniden çok okunanlar listesine girdi. 31. İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı tüm hızıyla devam ederken insanların aklına Ankara düştü diye düşündüm ama aramalarda "aralık" ibaresinin de kullanılmamsından şüphelenmedim değil. Sonra birden bire "Haftaya Ankara'da kitap fuarı var" haberleri yayıldı. Ankara'nın bu seneki ikinci kitap fuarı 1 Aralık günü açıldı; 9 Aralık'a kadar da ATO Congresium'da. Şimdi notlar:
  • Aslında gitmemem için her neden vardı. İşlerim vardı, fuar aniden sanki TÜYAP fuarı ne kadar karlı geçti biz de Ankara'da yapalım demişler gibi ortaya çıktı. Fuar hakkında bilgi alabileceğiniz düzgün bir internet sitesi yoktu. 3V Fuarcılık'ın sayfasından edindinilen bilgiler çeşitliliği az, sıradan bir intiba bırakıyordu. Yine de gittim...
  • Kapıda beni 5tl'lik haraç karşıladı. (Öğrencilere ve öğretmenlere bedava.) Bir de İstanbul'daki fuardan daha iyi oldukları tek konunun bilet işindeki sıkılıkları olması ironikti. Burada bir biletle birkaç kere fuara girmenize izin verilmeyecek şekilde kullanılan biletler derhal imha ediliyordu. Yalnız insanların sembolik sayılmayacak miktarda parasını alıyoruz karşılığında hayatlarını kolaylaştıralım bir yerleşim planı, bir fuar programı basıp verelim dememişlerdi. Keşke tuvaleti kullansaydım, sırf kırmızı halıflekste yürümek beni tatmin etmedi.
  • Bu arada biri stant görevlilerinden giriş ücreti alınmasın diye imza topluyordu onlar da veriyordu. Bu çabayı alkışlıyorum bir yandan da katılımcılara evvelen bunu neden düşünmediniz diye soruyorum.
  • Biri silah ruhsatını kaybetmiş, anons yapıldı. Ruhsat fuarda ne arıyordu bilmiyorum ama umuyorum silahını da getirmemiştir alana. 
  • Fuar alanı geniş ve aydınlıktı. Özellikle geniş camlarından gün ışığı girmesi çok ferah bir ortam yaratıyordu. Zaten uzun zamandır önünden geçtikçe neden Congresium'da yapmıyorlar kitap fuarını diye düşünüyordum. Mevki olarak da fena sayılmaz etrafındaki yollar yaya trafiğine nefes aldırmıyor, yaya geçidinin ve ışıkların olmaması sıkıntı. Yine de mekan, sahaflarla birlikte fuarın az sayıdaki olumlu yanından biriydi.
  • Fuar alanına girip sağdan biraz ilerleyince Kırımızı Kedi Yayınlarının standını gördüm ve hemen yanaştım. İzmirli olduğunu söylediklerinden çıkardığım bir genç hanımla görevli hararetle (genç kızda hararet seviyesi çok daha yüksekti) fuara ilgisizliği eleştiriyorlardı. Vay efendim İstanbul'da İzmir'de adım atılmıyormuş, göğüs göğüse fuar geziliyormuş (ne güzel!), Ankara insanı kitaba çok ilgisizmiş, fuarın boş hali çok üzücüymüş... Görevli bir ara kısmen Dost Kitabevi yüzünden dedi. Hiiiç anlam veremediğim bu yorumu düşündüm. Bilmeyenler için: Dost Kitabevi birkaç şubesi bulunan en büyüğü Kızılay Karanfil Sokaktaki iki katlı, büyük, çalışanları ilgili ve bilgili, kitap portföyü son derece geniş ve kaliteli olan ve hiç indirim/kampanya yaptığını görmediğim kitapçıdır. İyi bir kitapçı ancak kitaba ilgiyi artırır bence, eğer insanlar "Nasılsa Dost var" diyerek fuara gitmiyorlarsa fuar dönüp bir kendine bakmalı, bir kitapçıyla baş edemiyorum diye tuvalete kaçıp ağlamalı. Görevlinin ikinci yorumu da "tabi burası memur şehri öğrenci şehri..." gibi bir şeydi. Memur ve öğrenci kitap okumaz diye bir ampirik bilgi varsa da benim haberim yok. Görevliyi de anlıyorum, karşısında coşkuyla Ankara eleştiren, ona konuşma şansı bile tanımayan müşteriyi memnun etmek için akıntıya kendini bırakmış olabilir.
Efil standı
  • İlerleyen günlerde fuarın kalabalıklaşacağını düşünüyorum. Her fuarda ilk hafta sonu daha tenha olur (ve ben o yüzden ilk hafta sonu giderim) son hafta sonu ise en kalabalık gün olur. Yine de katılım oranını beğenmeyenlere seslenmeden edemeyeceğim: Bu çok müthiş bir fuar mı ki insanlar sel olup buraya aksın? Doğru düzgün bir internet sitesi olmayan, duyurulmayan, son günlerdeki bir iki flaş imza günü dışında bir etkinliği olmayan, ne bir kitapçık ne ulaşım hizmeti sunmamasına rağmen 5 tl haraç kesen bir fuara insanlar neden gelsin? Hele de senede bir değil iki defa fuar gören ve hepsinde de hüsrana uğrayan bir kitle...
  • Neyse stantları gezmeye devam ettim ama beklediğimi bulamadım. Mart ayındaki fuara göre bir parça daha fazla yayıncı katılımı olsa da yine olmayanlar olanlardan daha dikkat çekiciydi. Fuarda olanlar: Doğan Kitap, Kırmızı Kedi, April, Bilgi, Boğaziçi Üniversitesi, Cumhuriyet Kitap, Leman, Uykusuz, NTV, İnklap, Liberte, YKY, Altın (henüz standını açmamıştı o yüzden yazsam mı emin değilim)... Peki ya olmayanlar (koltuğunuza sıkı tutunun): Turkuvaz, Derin, Siren, e Yayınları, Ayrıntı, Metis, İmge, Remzi, Can, Epsilon, Everest, İthaki, Pegasus, Sel.... Elbette bazı yayıncıların (Sel, Metis, Pegasus gibi) kitaplarını dağıtımcı stantlarında bulmak mümkündü ama bazı yayıncılardan hiç eser yoktu (Siren, Can, Turkuvaz gibi).

  • Ankaralı yayıncılar bile eksikti. Elma ve Efil'i gördüm ama Siyasal, Phoenix, ODTÜ yoktu. Hele ODTÜ'nin birkaç km uzakta olması ama fuarda bulunmaması... Zaten Fuar alanın yarısı eğitim yayınlarıyla yani, saklamaya gerek, yok test kitaplarıyla doluydu. Bol bol dernek, vakıf, birlik standı da ziyaret edilebilirdi ki ben bu kısmı transit geçtim. 20'ye yakın sahafın olduğu küçük kısım tüm fuarın en güzel yeriydi. En çok zamanı orada geçirdim, aradığım kitapları (Ben Gidiyorum, Scorta Güneşi) bulamadım ama güzel kitaplar gördüm. Kırkambar Sahaf'ın adı aklımda kalmış demek ki özellikle beğenmişim.
  • Dikkat ettiyseniz şu ana kadar fiyatlardan bahsetmedim çünkü yine yeniden %20 indirim ağırlıklı olmak üzere %20-30 bandına sıkışmıştık. Bu bahsi geçelim.
  • Hiç kitap almadım.
  • Sonuç olarak katılımcı portföyü beni hiiiiç tatmin etmedi. "Ben niye geldim acaba, hakikaten Dost'u gezmek daha eğlenceli" diye geçirdim içimden. Benim için sonraki hedef 2013 Londra Kitap Fuarı, artık Ankara'nın çakma fuarlarına paydos.


20 Kasım 2012 Salı

İstanbul Kitap Fuarı Notları




Aylardır beklediğim 31. İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı'nı ilk gününde (17 Kasım 2012) ziyaret ettim. 25 Kasım tarihine kadar ziyaret edebileceğiniz fuar hakkında detaylı bilgilere şurada ulaşabilirsiniz: http://www.istanbulkitapfuari.com/ Şimdi gelelim fuar notlarına:


  • Herkesin her sene defalarca söylediği şeyle başlamak istiyorum: Çok uzak! Avrupa yakasından bile oraya gitmek saatler sürüyor. Ben Bakırköy'den servise bindim ama yine de çok uzaktı. Servisin ücretsiz olması güzel ama servislerin gittiği noktalar ve kapasiteleri (Iveco minibüsler) yetersiz. Ben ayakta gittim mesela. Neyse şimdi bunları hatırlamak istemiyorum... Sonuç olarak yıllardır İstanbul'da yaşayıp kitap sevdiği halde neden hiç TÜYAP fuarına gitmemiş insanlar olduğunu çok iyi anladım.
Güzel ama çok uzak


  • Giriş bilete tabi. Öğrencilere ücretsiz, benim gibi sıradan vatandaşlara 5tl. Açıkçası ben o paraya çok acıdım. Onunla bir kitap daha alabilirdim. Kitap yerine önceden kesilmiş bir fatura aldım. Eminim giriş ücreti fuar için önemli bir gelir kalemidir ama karşılığı olmayan paralar vermekten hiç hoşlanmıyorum. Giriş ücretli olacağına servisler ücretli olabilirdi, hediyelik eşya satılarak fazladan hasılat elde edilebilirdi. Girenin eli kolu dolu çıktığı bir fuar alanına girişi ücretlendirmek nedir yani!? (Fuara gidenler biletlerini atmasın sonra gideceklere transfer etsin, aynı biletle ben iki kez girenbildiğime göre siz de onlarca kez girebilirsiniz.)

  • Fuar alanına girince bir an sevinçten başım döndü, ne yapacağımı şaşırdım. Fuar alanında birkaç salon var ama yayınevlerinin stant açtığı esas iki büyük salon (3,2) var. Ben o coşkuyla 2. salondan başladım gezmeye ama nereye bakacağımı şaşırdım, bir o tarafa bir bu tarafa derken bir sürü standı atladım. 3. salonda biraz daha şuurluydum. Yalnız ikinci kez gezdiğimde iki salonda da atladığım çok stant olduğunu fark ettim. İki-üç tur atmama rağmen bazı yayıncılara rastlamadım (mesela Derin Yayınevi, Siren - 2. salondaki şuursuzluğuma kurban gittiler). Aradaki ince uzun salonda hep STK'ler var sanarak orayı hızlı geçmiştim meğer sahafları da böylece es geçmişim. Kısacası imkan olsa iki gün gidilse yeri var.

    Klasik

  • Zamanım az olduğundan sergileri gezemedim. Alın size fuarı iki gün ziyaret etmek için bir neden daha. Evet bir de imza günleri var. Benim özellikle imzasını almak istediğim kimse yoktu. Bir ara Enver Aysever'i gördüm; romanlarından çok Aykırı Sorular'ı takip ettiğimden önce kararsız kaldım, beş dakika sonra da artık o gitmişti zaten.


  • Yabancı dilde kitap konusunda hüsrana uğradım. Galiba sahaflarda İngilizce kitap varmış ama tahmin ettiğim gibi birinci el, yeni çıkmış yabancı kitap satan stant yoktu - ya da ben göremedim. Hele de İspanyolca kitap satan bir stant bulsaydım özel ilgi gösterecektim ama kısmet...

    Fuarın onur konuğu Hollanda'nın standı

  • Bu seneki fuarı onur konuğu Hollanda; zira bu yıl Türk ve Hollandalılarının diplomatik ilişkilerinin başlamasının 400. yıl dönümü kutşanıyor. Yukarıda da Hollanda standını görüyorsunuz. Uluslararası salonda Romanya, Çin, Rusya, Azerbaycan, İtalya, Yunanistan, İspanya ve başka ülkeler de vardı fakat salon hımmm ölü demeyeyim de biraz fazla sakindi. 
  • İndirimler %20-25 bandındaydı. Sel Yayıncılık (%30), Everest (%30), e Yayınları (%40) gibi bazı yayıncılar daha yüksek indirimler yapmışlardı. (Alkışlar!) Bunun yanında yayıncılar bazı kitapları tanesi 10, 5 ve hatta 3 tl'ye satmak, üç kitap alana fazladan indirim yapmak gibi promosyonlara da girişmişlerdi. Elbette bol bol ayraç vardı. Domingo bazı kitaplarının mıknatısını da yaptırmış. O Kitaplar ise 30tl'den fazla alışveriş yapana bez torba veriyor. NTV Yayınları ve Domingo Yayınları Hepsi Burada'da geçerli %15'lik indirim kuponu ve 'Kargo Bedava' kuponları veriyor, ben de sonra kitap torbalarımı karıştırırken fark ettim.

Öğle saatlerinde baya kalabalıktı.
  • Ama hepsinden ziyade Turkuvaz (ki %20 indirimde kalmasına üzüldüm) ve NTV Yayınları karton torba yerine bez torba vererek beni sevindirdi çünkü kitap taşımaktan insanın kolları kırılıyor, o bez çantaları taşımak çok daha kolay.

  • Bazı yayınevleri (Metis, YKY, Remzi) stantlarının dört tarafını büyük paneller ve raflarla kapatarak dükkân gibi bir atmosfer yaratmışlar ama bu yerleşim düzeni izdihama yol açmış. Bu stantları gezerken çok zorlandım ve hemen buralardan çıktım. Hem kendimizi ortamdan yalıtacaksak neden fuara gelelim ki? (Metis standından hızla uzaklaşmama yerleşiminin yarattığı sıkışıklık kadar elime "Kıymetini Bil Herşeyin" başlıklı bir kitabın geçmesi de etkili oldu. İmlanın da kıymetini bilelim!)

  • Şimdi en güzel kısma geldik. Aldıklarıma...

    Az almışım, daha çok almadığıma pişmanım.

  1. Savaş ve Barış - Lev Tolstloy (Can Yayınları): Ondan fazla yayınevi bu kitabı basmış. Araştırdım ettim üç çevirmen ön plana çıktı: Mete Ergin, Layla Soykut, Zeki Baştımar. Ben de baskısına, kutusuna vs. bakarak bunu aldım. %20 indirimi az bulsam da, kitap müthiş ağırlık yapsa da kısaca bu kitabı fuardan almamak her açıdan daha mantıklıyken fuarın ve kitabın büyüsüne kapılıp aldım işte.
  2. Tavan Arasındaki Buda - Julie Otsuka (Domingo): İlk çıktığından beri okumak istiyorum bu kitabı. Kitap siparişlerinde  hep bir şekilde liste dışı kaldı o yüzden fuarda Domingo standını sırf bu kitap için arayıp buldum. Çok mutluyum.
  3. Eleştirel Teori - Stuart Sim & Borin Van Loon (NTV Yayınları): NTV'nin kitaplarını çok beğeniyorum fakat biraz da pahalı buluyorum. %25 indirimi görünce aldım. Zaten ÇizgiBilim'de de bahsettiğim gibi hakkında övgü duyduğum aklımda olan bir kitaptı.
  4. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı - Robert M. Pirsig (Ayrıntı Yayınları): En son Pamuk, Obama'ya bu kitabı tavsiye ettiğini bir röportajında söyleyince Türkiye'de yeniden gündeme geldi. Oysa uzun süredir bana tavsiye ediliyordu, okumaya karar vermiştim. Standın başında acaba ikinci elden İngilizcesini mi alsam diye düşündüm bir süre ama en sonunda aldım gitti.
  5. Uyku Evi - Jonathan Coe (e Yayınları): İşte bu kitap hiç alımda yoktu. Birçok şey birleşti; kader ağlarını ördü: Kapağı ilgimi çekti, aldığı ödüller olumlu bir intiba bıraktı,  stanttaki görevli çok ilginç olduğunu söyledi, gerçekten de konusu bir acayip geldi, %50'de indirim vardı. Başka seçeneğim yoktu.
  6. Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli (YKY): İşte hiç düşünmezken aldığım bir kitap daha...aslında kitapçık. Bu minik öykü kitabından beklentim fazla. Şiirle aram olmadığı için Orhan Veli'yi böyle okumak benim için büyük zevk olacak.
  7. Agnes Grey - Anne Bronte (Merkez Kitaplar): Bu kitabı ve aşağıdaki kitabın kapağını Penguin'in bu sene çıkardığı klasiklerin kapak dizaynına benzettiğim için elime aldım. Sonra bunların da önemli yazarlara ait olduğunu görünce... derken Brontelerin en ufağının ilk romanını olan bu kitabı da aldım işte, lafı uzatmaya gerek yok.
  8. Effi Briest - Theodor Fontane (Merkez Kitaplar): Yukarıdaki kitabı almak isterken stanttaki görevlinin övgülerine kapılarak bu kitabı da aldım. Sevecekmişim gibi geliyor. Bakalım...
Almak istediğim başka kitaplar da vardı ama İş Kültür Sanat standında Zweig'in Satranç'ının baskısının olmadığını öğrendim. Everest'in cep romanlarından düşündüklerim vardı ama stantta hiç cep kitap bulamadım. Doğan Kitap'ın kitaplarının da D&R'ın sitesinde %25 fuarda %20 indirimle satılmasına anlam veremedim ve "e iyi o zaman ben de internetten alırım" dedim.

Özetle güzel, yorucu ve ilginç bir gün geçirdim. Kitapları okumak için sabırsızlanıyorum. Henüz fuara gitmemiş olan kitap sevenlere "elinizi çabuk tutun", Ankara'da kitap fuarı düzenleyenlere de "bir örnek alın" diyorum.

11 Kasım 2012 Pazar

Yaz Yalanları

Bernhard Schlink'in Yaz Yazlanları isimli kitabını kitapçının rafında ilk gördüğüm an içimde kitabı okumak için sonsuz bir istek oluştu. Kapağı öyle güzeldi ki... Hele kitabın adıyla uyumu ve renklerin yansıttığı hava öyle çekiciydi ki kitabın neyle ilgili olduğunu bilmeden kararımı vermiştim. Kitabın arka kapağını da okuyunca durum kesinleşti. Çoğunluğun bol ödüllü bir filme de konu olan Okuyucu adlı romanıyla tanıdığı Alman yazarın yedi öyküsünü içeren kitabını işte böyle seçip aldım.

Önce uzun süre rafta ve masada bekledi. Okuyamadığım günlerde gidip gelip kapağını seyrettim. Beklentimi kendi kendime ne çok yğkselttiğimi siz düşünün. Sonra ilk öyküye başladım. İlk öykü Mevsim Sonu yaz sonunda ıssızlaşmış bir tatil beldesinde tanışan bir kadınla bir erkeğin kısa sürede gelişen ilişkisini ve erkeğin kadın hakkında öğrendiği bir gerçekle başa çıkmaya çalışmasını konu alıyor. Hikâyenin sonunda adamın iki tercihin ortasında oturup kalması hoşuma gitse de beklediğim çarpıcılığı bulamadım. İtiraf edeyim içime kitapla ilgili bir şühhe de düştü.

Sonraki, Baden-Baden'daki Gece ise çok uzun süredir devam eden bir ilişkinin son turlarını anlatıyor. Öykü İtalya, gala, seyahat gibi birçok çekici şeyden bahsediyor. İçince ayrıca aldatmak, gerçeği saklamak, yalan söylemek, doğruyu saklamak ve doğru söylemek, yalanı ortaya çıkarmak için gizli işler çevirmek de var. Peki bu öykü beni etkileyebildi mi? Hayır.

İşte kesinlikle vasat olmayan ama "kesin hayran kalacağım" beklentimi de karşılamayan bu iki öyküyü aşınca sıra pek beğendiğim Ormandaki Ev'e geldi. Öykü kendisi hayatını ailesine adamış olan artık yazmayan bir yazarın, aile hayatının kendi istediği şekilde devam edebilmesi için çok meşgul ve başarılı bir yazar olan eşinin hayatını kontrol etme çabasını konu alıyor. Bir düşünün bu ikiliden hangisi kadın? Kendisini aile hayatına adayan mı? Zevkle cevap veriyorum: hayır. Benim için öyküyü ilginç kılan bir özelliği aile içi rollerin cinsiyetler arası değişimiydi. Değişmeyen tek şey çocuğun erkek tarafından kadına istediğini yaptırmak için koz olarak kullanılma düşüncesiydi sanırım. Adamın önce çok masumane çabaları öyle boyutlara ulaştı ki öyküyü heycanla okudum.

Dördüncü hikâye Geceleyin Bir Yabancı bana önce çok tanıdık detaylarıyla hitap etti. Diplomatlar, davetler, Meksiko trafiği, havaalanları... Bir adam transatlantik uçuş sırasında yanında oturan yabancıya kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor. Çok garip bir öykü bu. Hem hayır bu yalan diyemiyorsunuz hem de tamamen güvenemiyorsunuz. Öyküyü dinleyen de aynı şeyleri hissediyor ama adamın istediklerini vermekten de kendini alıkoyamıyor. Macerasına kapılıp iştahla okudum.

Son Yaz en beğendiğim öykü olmuş olabilir. Emekli bir profesör ölümcül bir hastalığa yakalanıyor ve kendisinin son günleri olmasını planladığı yaz aylarında tüm ailesini bir kır evinde bir araya topluyor. Aile üyelerinin ise baş kahramanın acılarına son verme planlarından haberi yok. Bu öyküde mutlulukla ilgili tartışma beni çok etkiledi. Gerçekten de bir araya gelirse mutlu olacağımıza şartlandığımız şeyleri toplamaya çalışıyoruz hep, sonra mutlu oluyor muyuz bilmem.  Kahramanın ölümü planlaması ama ona bir türlü razı olamaması da etkileyiciydi.

Rügen'de Johann Sebastian Bach kitabın en kısa öykülerinden biriydi. İlişkileri son derece soğuk olan baba-oğlun bunu aşmak için Rügen adasındaki Bach festivaline gidişlerini konu alıyor. Bol bol konuşuyorlar, hiç yol alamıyorlar... ya da son sahneye kadar öyle görünüyor, ya da evet gerçekten bir gelişme olmuyor. Bilemedim ama hoşuma gitti.

Kitabın son hikâyesi Güneye Yolculuk'un başkahramanı yine geniş bir ailesi olan yaşlı bir insan. Bu hanım bir sabah uyanıyor ve çocuklarına karşı duyduğu sevginin tükendiğini fark ediyor. Çocuklarının nezaketen söylediği yalanlar veya sakladığı gerçekleri yüzlerine vurmaktan geri durmuyor. Bence bu hikayenin ilk kısmıydı. İkinci kısmında ise torunuyla, üniversite yıllarını geçirdiği şehre gidiyor. Burada yalanların en güzelini, insanın kendine söyleyip kendini inandırdığı yalanı görüyoruz. Yaşlılıkla ilgili anlattıklarıyla, içinceki yalan çeşitliliğiyle en beğendiklerimde ikinci sırayı bu öykü aldı.
  

Kitaptaki öykülerin sonları açık. Yazarın vurgusu olaylar ve bağladıkları sonuçtan ziyade olayların gelişim şekli ve muallak durumlar üzerinde. Bu muallaklar çoğunlukla yalan ve doğrunun ayrılamadığı, hangisinin iyi hangisini kötü olduğunun bilinemediği durumlardan doğuyor. Kadın-erkek ve aile ilişkileri merkezde. Karakterler genelde ya akademisyen ya da yazmak, bestelemek gibi yaratıcı bir işle uğraşıyor. Çoğunda dış dünyaya karşı huzur ihtiyacından doğan bir mesafe var. Bir de Almanlar ve Amerikalılar, uluslararası hayatlar, New York, Frankfurt, şehirden kıra kaçan şehirliler, yolculuklar...

Kitabın en beğendiğim tarafı öykülerin bir tema etrafında toplanması ve ayrı ayrı oldukları kadar birlikte de bir anlam yaratmaları oldu. Sadece temalarıyla değil, işlenen unsurlar, karakterler ve atmosferiyle de öyküler birbirine tutunuyordu. Zevkle okudum, rahatlıkla tavsiye ediyorum.



Not: Yazarın adı kapakta doğru şekilde Bernhard, iç kapaktaysa Bernard şeklinde yazılmış. Şükür kitabın içinde pek imla hatası yok. Çevirmene de kötü iş çıkarmış diyemem ama "vıraklayan ördekler" gibi birkaç gariplik olmasaymış daha iyi olurmuş. Sonuçta Doğan Kitap şekle şemale (ki yukarıda öve öve biritemedim) verdiği emeği ne zaman içeriğe de yansıtacak heyecanla bekliyorum.

6 Kasım 2012 Salı

İşletmeye Giriş

İşletme disiplinine hep mesafeli olmuşumdur. Özellikle benim okuduğum üniversitede işletme "Dört yıl boyunca ne okutuluyor?"; endüstri mühendisliği "Neden mühendislik okumayı düşünmedin?" sorularıyla karşılanıyordu. Kendi bölümümden sıkıldığım ve başka bölümlerden ders alan interdisipliner insanlara özendiğim için bir kere işletme bölümünden ders almaya kalkmıştım. İlk derste hocanın sürekli parlak fikirler bulmamız gerektiğinden bahsedip sonra da saçma sapan şeyleri parlak fikir örneği olarak anlatması bir daha o derse uğramamama neden olmuştu. (İşletmeyle üç saatlik maceram böyle başladı ve bitti sanıyordum.)

Bir kere de bedava yiyeceğin büyüsüne kapılıp topluluk toplantısına gitmiştim. O gün her zaman paraya yakın olmak gerektiğini anladım. Nitekim para mumu sadece dibine ışık veriyor, ikram müthişti. Yalnız memur çocuklarının Ayn Rand'ın kitabından fırlamışlar gibi dolaşmalarını da garipsemedim değil. Bir de toplulukta ancak işletme öğrencileri ''yönetici'' olabiliyordu. (Öğrenci topluluklarına zaten hiç ısınamadım, hele bu zübbeliğe hiç dayanamadım.)

Sonuçta, işletme disiplini (ki aşağıda inceleyeceğim iki kitapta da zaman zaman "bilim" denerek hata yapılmıştır) bana hep bir akademik uğraştan çok, bir meslek edindirme müfredatı gibi görünmüş ve hiç ilgimi çekmemişti.

Kader ağlarını ördü ve bu sefer ilkinden kat kat uzun süreli bir macera yaşadım işletmeyle. İşte macerama yol arkadaşı olan kitaplar: Modern İşletmecilik, Genel İşletme, Genel İşletmecilik Bilgileri.

Modern İşletmecilik - İsmet Mucuk


İnternette yaptığım araştırmadan anladığım bu kitap Türkçe eğitim veren neredeyse bütün işletme bölümlerinin ilk senesinde okutuluyor. Sırasıyla işletme disiplininin tarihi, temel kavramları, işletmenin amaçları, kurulması ve büyümesi, sonra da işletmenin fonksiyonları olan ve lisans programlarında ilerleyen sınıflarda hepsi birer ders olarak verilen yönetim, üretim, pazarlama, finans, insan kaynakları ve halkla ilişkiler ile araştırma-geliştirme ve karar alma süreçleri bölümlerinden oluşuyor.

Ben resmimi gördüğünüz 15. baskısını okudum (en son 17. baskısı yapılmış). Giriş seviyesinde olduğu ve genel konular barındırdığı için anlamak çok kolay, kitabın anlatımı da tekrarlar ve örneklerle gayet açıklayıcı. Elbette bir nevi "özet" kitap olmanın handikaplarını da barındırmıyor değil. Bu okuduğum diğer işletme kitapları için de geçerli. Bazen birçok anahtar kelime arka arkaya sıralanıp "... gibi unsurları göz önünde bulundurmak gerekir" gibi cümleler kurulmuş. Bu unsurlar neden ve nasıl gözönüne alınır açıklan(a)mamış. Öte yandan bazı yerlerde de bir kavramı anlatmak için Türkiye'den örnek verelim derken birkaç paragraf kullanılmış. Kısacası giriş kitaplarından en önemli şey olan açıklayıcılık için gerekli detay ve giriş aşamasında gerek olmayan detay arasındaki hassas denge mükemmel değil.

Mucuk'un pazarlamayla ilgili kitabı da var, bu konuda uzmanlaşmış bir akademisyen. Kitabın da pazarlama bölümü belki de en iyi kısmı. Finans bölümü ise genel olarak zayıf. Bu bölüm zaten içerdiği sayısız formül ve oran ve matematik ve terimle özetlenmesi en zor konuyu işliyor. Hal böyle olunca da özet yapalım derken içerikten çalınabiliyor. Yalnız Genel İşletme ve Genel İşletmecilik Bilgileri kitaplarıyla kıyasladığımda ikisinden de zayıf bir finans bölümüne sahip.

15. baskısında bile "bir çok" yazım hatası bulunması ise hem olumsuz hem de maalesef kitapların çoğunda bulunan sıradan bir kusur. Açıkçası verimlilikten, bir yöneticide olması gereken üstün özelliklerden, kalite ve standartlardan bahseden kitaplarda böyle hatalar görmek komik.

Genel İşletme - AÖF

Bu kitap Açık Öğretim Fakültesi tarafından bir komisyona hazırlatılmış. Komisyon üyeleri uzmanlaştıkları alanlarla ilgili bölümleri yazmışlar. Kitap genel olarak Modern İşletmeclik kitabındaki sırayı takip ediyor ama 19 üniteden oluşan kitapta iş ahlakı ve toplumsal sorumluluk, muhasebe, finansal kurumlar ve uluslararası işletmeler başlıklarını taşıyan farklı bölümler de var.   (Ben 2008 yılındaki 8. baskıyı okudum.) Ünite sayısının çokluğu gözünüzü korkutmasın. Kitap gerçekten de bir öğrencinin kendi kendine çalışabileceği şekilde tasarlanmış ve bu yüzden 10-15 sayfalık bölümler halinde yazılmış.  Her bölüm bir örnek olay ile başlıyor, özet ve 10'ar soruluk testle bitiyor. Sayfalar resimlerle ve şekillerle dolu. Özellikle uzun süre masa başında oturamayanlara, sıkılanlara tavsiye ederim.

AÖF kitapları özellikle bir konuya yeni başlayacaklara çok öneriliyor. Yukarıda anlattığım yapısının da bunda etkisi olsa da esas nedeni konuların gerçekten en baştan ve tane tane anlatılması. Öte yandan ben Genel İşletme kitabını biraz fazla özet buldum. Muhasebe konusuna bir bölüm ayırmaları hoşuma gitti ama finans ve işletme iktisadı gibi konular bence yeterince işlenmemiş. Özellikle de işletme bilgi sistemi gibi aslında bir giriş kitabında olmasa da olur konulara ünite ayrılması bu eksiği iyice gözüme soktu. 

Diğer yandan her hoca ayrı bir bölümü yazmış olmasına rağmen bütünlük çok iyi. Bu tip parça işlerin birleştirilmesinin ne kadar zor olduğunu bizzat tecrübe ettiğimden bu husus dikkatimi çekti. Yalnız bu kadar insanın bu kadar çok imlâ hatasını gözden kaçırması da dikkatimden kaçmadı. 

Küçük bir tüyo: Emin değilim ama AÖF kitapları sadece AÖF öğrencilerine satılıyor sanırım. Eğer kitabı edinmekte zorluk çekerseniz veya almadan önce biraz okumak isterseniz, interneti biraz karıştırın ben .pdf fomatında bulup onu okudum ;)

Genel İşletmecilik Bilgileri - Halil Can, Doğan Tuncer, Doğan Yaşar Ayhan

Baştan söyleyeyim bu kitabın hepsini okumaya fırsatım olmadı. Henüz sadece pazarlama, üretim ve finans bölümlerini okudum. Okuduğum kadarıyla bazı fazla bulduğum şeyler olsa da beğendim. Özellikle finans bölümü bu üç kitap arasında en iyisi. En azından basit de olsa finansal oranlara birer örnek veriliyor ve sadece finansal oranlardan değil kısa ve uzun vadeli finansmandan, firmanın değerinden ve kaynağına göre sermayenin maliyetinden de bahsediliyor. Üretimde de basit sayısal örnekler var.

Bunlar dışında kitap Modern İşletmecilik kitabıyla hemen hemen aynı sırayla benzer konuları kapsıyor. Genel İşletme kitabındaki gibi muhasebe, iş ahlakı gibi bölümler yok. Diğer kitaplara göre daha doyurucu, giriş kitabı olmanın hafifliği ve öğreticiliği güzel dengelemiş buldum. Ancak denge konular arasındaki dağılım sırasında bozulmuş gibi geldi. 465 sayfalık kitabın (resimdeki baskı için değil de 2003 yılında yapılmış olan 14. baskı için konuşuyorum) 256 sayfasının işletme kavramına ve yönetime ayrılmış olması şaşırtıcı. Kendimce bunun açıklamasını yazarların yönetim konusunda çalıştığı ve herkesin iyi bildiği konuda konuşmayı sevmesi gibi hocaların da yönetim ile işletme unsurlarını yaza yaza bitiremediği şeklinde yaptım.


Üç kitabı yan yana koyduğumda dikkatimi çeken iki şey oldu. Birincisi işletme disiplininden ''bilim'' diye bahsetmeleri. Sosyal bilimler kulağa hoş gelse de önümüze gelene bilim diyemeyiz. Hele de bilgi için bilgi değil de kapitalist iş çevrelerinin ihtiyacına yönelik bilgi üreten bir yapıya hiç diyemeyiz. Disiplin diye de bir şey var ve kötü bir şey değil.

İkinci konu da üç kitap da ana hatlarıyla işletmeciliği anlatma iddiasında olmasına rağmen bazen insanı aynı şeyden mi bahsediyorlar diye şüpheye düşürecek kadar farklı şeyler anlatmaları. Mesela bir kitap işletmenin yerinin ''en az maliyet''e göre seçildiğini, diğeri ise seçimde ''en yüksek fayda ve kar''ın göz önüne alındığını anlatıyor. Diğer bir örnekte de üretim hattının yerleşimine göre (diğerinde ise bu ürünün izlediği yol diye geçiyor) sınıflamaya giderken biri sürece göre yerleşim, ürüne göre yerleşim ve  sabit yerleşimden bahsederken diğeri akıcı üretimden, atölye sisteminden ve yerinde üretimden bahsediyor. Çeşitlilik iyidir ama bu kadarı da biraz fazla sanki.

Peki maceramın sonu ne oldu? Efendim hala işletmeyi bir meslek müfredatı görüyorum, "işletme kolaydır" savına da ne eskisinden bir adım uzağım ne de yakın. Yalnız her cümleye hakim olan verimlilik ve kârlılık içimi şişirdi. Sonuç olarak şunu anladım ki her cümeleye "en karlı ve verimli şekilde" ibaresi eklense olur, o derece!

21 Ekim 2012 Pazar

Sabahattin Ali ve Ben

Sabahattin Ali'nin adını duymuş ancak gurbet elde okuyacak başka Türkçe kitap bulamayıncaya kadar okumayı düşünmemiştim. O zaman İçimizdeki Şeytan'ı okudum. Kitaptan çok okurkenki kendi halimi hatırlıyorum şimdi. Duvardan duvara lacivert halı altındaki döşemelerin gıcırdadığı, metal çerçevesi yer yer paslanmış Viktorya tipi camlarını rüzgarda sallanan çamın dallarının çizdiği bir oda, rüzgarın uğultusu ve dalların kıpırdayan gölgeleriyle gelen ürperti, yüksek tavanda ince çatlaklar, odaya bir hastane veya laboratuvar havası veren çift musluklu eski lavabo... Yeni yerime alışmaya çalışırken büyük odanın içinde kendimi pek yalnız hissederdim bazen. Gündüz neyse de gece sessiz, boşlukta yapacak iyi bir şeylere her zamankinden çok ihtiyacım olurdu. Dünyanın en mühim işine sonunda sıra gelmiş gibi alırdım elime kitabı. 

Neden bilmiyorum kitaptan geriye hemen hiçbir şey kalmadı zihnimde. Sadece bir adamın masum bir kızcağızın kalbini habire kırdığını, yaptığı her hoyratlığa ben değil içimden çıkan bir canavar yaptı bunu diye bahane bulduğunu, belki de ıssızlığım ve ciddiyetimle bunu çok saçma bulup hem adama hem de bunu yazana kızıp durduğumu hatırlıyorum. Kitap beklediğim gibi sosyal-siyasal bir takıp derin mesajlar vermediği için de hayal kırıklığına uğramıştım. Yalnız her gece bazı yerlerini tekrar ederek saatlerce okumamda Sabahattin Ali'nin dilinin, anlatımının neredeyse elle tutulacak lezzetinin etkisi büyüktü sanıyorum. Hem su gibi okunan hem de şarap gibi tesir eden bir şeydi. Tam olarak neyinden nasıl etkilendiğimi bilmeden onun sahillerine çekiliyordum. Duyguları mı iyi tasvir ediyordu, cümlelerinde gizli bir ritim, bir ahenk mi vardı, zor şeyleri kolaycacık mı ifade ediyordu? Şimdi düşündüğümde anlıyorum belki de anlatım gücü yüzünden yerdiği acizliği, basiretsizliği o kadar içimde hissetmiştim ki romanın kahramanlarından da, romandan da, yazarından da soğumuştum. 

Bu senenin başına kadar da itiraf ediyorum Kürk Mantolu Madonna'yı okumamıştım. Yakın arkadaşlarımın kınamaları ve şiddetli tavsiyeleri sonucunda okudum. Okurken Sabahattin Ali'nin kesinlikle anlattığı sokaklarda yürüdüğünü, bir Maria Puder olmasa da oralarda bir kadınla yakınlaştığını, mutlaka romanın kahramanı kadar çok okuyup onun gibi küçük bir odada Almanca çalıştığını düşündüm. Böyle düşündükçe de yukarıda anlattığım hallerimi düşündüm, keşke bunu o zaman okusaydım dedim. 

Romanda beni kurgudan çok Ali'nin başka yazarların sayfalarca yazıp sinekten yağ çıkaracağı, heyecanı güya doruğa çıkarmak için uzattıkça uzatacağı okuyucunun da içi şişerek ve merakına yenilerek okuyacağı yerleri çarçabuk geçip hep işin özünü tam kıvamında anlatması oldu. Üslubunu (yine) o kadar beğendim ki bazen cümleleri dışımdan okuyup bu kelime buraya ne güzel olmuş, bak nasıl benzetme yapmış da cuk oturtmuş, tekerleme gibi kulağa ne hoş geliyor diye diye olaylardan koptum. 

Bugün Sabah Yıldızı belgeselini izleyince anladım ki Kürk Mantolu Madonna'yı okurken yalnış hissetmemişim. Gerçekten de batı memleketinin temiz ama cansız sokaklarını dolaşmış ve küçük odasını kitaplarla doldurmuş. Tabi keşke benim için belgeseldeki en çarpıcı şey Sabahattin Ali'nin çektiği sıla hasreti olsaydı. Defalarca hapse atılıp hakarete uğraması yetmezmiş gibi işkencede öldürülmesi, bir mezarı bırakın o yuvarlak gözlüklerinin bile bulunmaması... 

Belgesel yoğun araştırma eseri ve amatör bir yapım görüntüsü verdi. Yer yer arka plan sesleri çok rahatsız etti, bir anlatıcı olmadan söyleşilerin kolajından hikayeyi takip etmek her zaman kolay değildi. Sanki bazı yerlerde boşluklar da vardı. (Neden komşuları Ali'ye Sabah Yıldızı diyordu?) 

Yine de izlediğime çok memnunum. Belgeselin en güzel yerleri Sabahattin Ali'nin kaleminden çıkanlardı. Bazen roman ve öykülerinden alınan bölümler bilmeyenlerin gerçek mi kurmaca mı anlayamayacağı şekilde kullanılmıştı ama yazdıklarıyla yaşadıklarının paralelliğini göstermesi açısından çok güzeldi. Bir de fotoğrafları harikaydı. Keşke daha çoğu kullanılsaydı. Ayrıca bir takım uzmanların, profların, bilirkişilerin değil de onu gerçekten bilenlerin ve ''sıradan'' insanların Sabahattin Ali'yi anlatmasına bayıldım.



Bütün bunları neden yazdım? Çünkü bugün belgeseli izleyince romanlarına hiç de çarpılmama rağmen yazarla farkında olmadığım bir bağ kurduğumu anladım. Kendime yazdığım notlara onu da eklemek istedim. Bir de Sabahattin Ali'yi siz de okuduysanız ve Sabah Yıldızı'nı izlemediyseniz izleyin demek için. Evet hepsi bu kadar.

4 Ekim 2012 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Bu kitap o kadar çok okundu, yazıldı ki... Hani o kadar behsedilince bir beklenti yarattı dememi bekliyorsanız şöyle söyleyeyim; beklenti için de biraz bilinmezlik olması gerekiyormuş. Kitabı okumadan kitap hakkında öyle çok okudum ki artık beklentim de kalmamıştı.


Peki bu kadar çok ele alınmış bir kitap hakkında ben ne söyleyebilirim? Bir günde okuyabileceğiniz bir kitap olduğunu mu? (Ben bir haftada okudum ama bu benim yoğunluğumdan oldu - ahh bunu bile bir yerlerde okumuştum!) İki orta yaşlı adamın genç bir kızla evlerini paylaştıklarını ve ona aşık olduklarını mı? Ben en iyisi okurken aklımdan geçenleri yazayım.

  • Bu adamlar Nihal'e neden aşık oldular? Genç ve güzel olduğu için mi? Genç olduğu kesin ama güzelliği elbette görecelidir. Komik miydi, işveli miydi, akıllı mıydı, karmaşık mıydı... Ben Nihal'de hiçbir özellik bulamadım ama belki de konu aslında Nihal değildi. Aşka da neden aramak sığlığımın başka bir göstergesi...

  • Yazarın üslubunu beğendim. Ender-Çetin-Nihal üçlüsü arasındaki itici gelebilecek durumu, doğal hatta sevimli gösterebilmesini beğendim.

  • Bıçakçı bir kitapta kaç kişinin ağzından konuşabilirim denemesi yapmış gibi. Zaten Ender anlatıcı. Çetin'in şiir ve şair üzerine yazdığı o tipik lise kompozisyonuna bayıldım. Reşit Bey'in roman kahramanı Eşref Bey ise hiç tat vermedi. Hele Ender öyküyü komik diye tanımladıkça antipatik buldum.

  • Ender'in Çetin'in hareketlerimi kocaman bir kediye benzettiği cümle bana çok acayip göründü. İsmi lazım değil bazı ''sen dev bir kedisin, kedi canını senin'' diye program yapanları aklıma getirdi.

  • Kitabın detaylarla gerçeklere tutunması da hoşuma gitti; mesela kitaplar, film, Ankara...

  • O sarı kapaklı Bereketli Olsun kitabı gerçekten de övgüye değer, en sınırlı kitaplıklarda bile yer bulacak bir kitaptır. ''Patates püresi midede en az kalan bir gıdadır.''

  • Dağcılarla ilgili o film 2000 yapımı Dikey Limit. Kimlerle gitmiştim hatırlamıyorum ama çok beğenmiştim. Hele bir kırık parmak sahnesi var ki hala aklımın kıyısından geçse kanım çekiliyor. Şimdi düşününce klişelerle dolu bir Hollywood filmi ama heyecanlı mı heyecanlı. Gençlik işte.

  • Ankara kışın şöyle bir yer: ''Anıtkabir'in bahçesindeki ağaçlar pamuktandı. Tandoğan'da yoldaki kar kahverengiye dönüşmüştü. Garın peronlarında yine güvercinler dolaşıyordu. Kale, beyazla gri arası bir fonda iyice belirginleşmiş, yaklaşmıştı.'' (sy.26)

  • Ben de peksimetin üzerine zeytin ezmesi sürüp deneyeceğim. Bir de kitap boyunca ne çay içildi arkadaş! Zaten genel olarak yemek sahnesi çok, iştah açıcı. Yine de en çok zeytin ezmeli peksimeti gözüme kestirdim.

  • Bu romanın filme alınacağını hayal edemezdim ama olmuş. Nasıl olmuş bilmiyorum ama bana olmazmış gibi geliyor.

  • (Bir gün sonra başa gelen akıl eklemesi) Ah Lennie! Lennie yazdığını okur okumaz anladım kimden bahsettiğini. Hayır bence Çetin Lennie'ye benzemiyor, ya da herkesin içinde biraz Lennie biraz George var. Ender'le tek ortak noktamız, içimizdeki Lennie'ler ve George'lar dışında, Steinbeck sevmemiz olabilir.

27 Eylül 2012 Perşembe

Peki Bu Yazıları Okudunuz mu?



Okuduğum, hakkında araştırma yaptığım ve hatta hakkında yazdığım kitaplar Kitap Notları'ndaki kitaplarla sınırlı değil. Dikkat edenler fark etmiştir, Kitap Notları'nda kitaplar genelde çeşitli konular ve ortak noktalarına göre ikili üçlü hatta beşli gruplar halinde ağırlanıyor. Bu da bazen okuduğum kitapların yazılmadan önce aylarca beklemesine ya da (hala) yazılamamasına neden oluyor. Mor Kitaplık'ta ise okur okumaz tek bir kitap hakkında atıp tutmaya başlıyorum. İşte onlar:


Bu kitabı aslında Kitap İçinde Kitap başlıklı yazımda anlatmıştım ama kitap hakkında o kadar çok söyleyecek sözüm vardı ve kitabı okumak için o kadar yoğun emek harçamıştım ki, bir daha yazdım. Bu yazı kitap hakkındaki ufak araştırmamın meyvelerini ve detaylı atıp tutmalarımı içeriyor. >>>


Bu kitabı sadece Mor Kitaplık'ta yazdım. Aile, arkadaşlık, ilişkiler, kasaba hayatı, çocuklar, dayanışma... Bu kitapta eğlencelik bir kitapta aradığınız her şeyi bulabilirsiniz (romantizmi biraz eksik). Bu kitabın kız kardeşlerini ise Pembe Kitaplar'da ;) >>>


Kısa romana kısa bir yazı. Yine daha önce hakkında yazmadığım bir kitap. Yalnız ABD için yazdığım "Ödüller ve Ödüllü Kitaplar" yazılarını devam ettirirsem (ettirebilirsem) Birleşik Kırallık'ın ödüllü kitapları arasında tekrar bahsedebilirim. >>>

Bu işe konuk yazarlık deniyor galiba. Ben her ay bir yazı yazdığım için pek konuk sayılır mıyım bilmem. Şu aralar kitap okumaya bile zor vakit bulduğumdan bırakın başka bloglara Kitap Notları'na bile yazamıyorum ama konuk olmak zevkli bir iş. Bu yoğun dönemi atlatınca her türlü konuk yazarlık teklifine açığım :)



Yazıları okumak için başlıklara veya oklara tıklamanız yeterli.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Feminist Edebiyattan


Selim İleri'nin övgüsünü üzerine
İlknur Özdemir çevirisini aldım
ve pek memnun kaldım. 
Feminizm ve edebiyat diyince akla ilk Virginia Woolf gelir, Woolf kitapları içinden de feminist yazının klasiklerinden sayılan Kendine Ait Bir Oda (A Room of Someone's Own). Bu uzun deneme yazarın 1928 yılında Cambridge Üniversitesi'nde kız öğrencilere hitaben yaptığı konuşmanın üzerine inşa edilmiş. Woolf kitabında "kadın ve kurmaca" konusunu tartışıyor. Bunu yaparken çeşit çeşit sorular gündeme getirip kapsayıcı bir açıdan konuyu ele alıyor. Öyle ki kitap bir kadınlar ve toplum kitabına dönüşüyor. Nasıl mı? Şöyle...

Woolf, kadının kurguyla ilişkisinden önce sıradan bir kadının nasıl yaşadığına, neleri yapıp neleri yapamadığına odaklanıyor. Hayali bir Mary Saton yaratıp onun gözünden üniveristeleri, sokakları, kütüphaneleri dolaşıyor. İlk tespiti kadının eğitim dahil her türlü entellektüel etkinlikten dışlanmış olduğu. Sonra buna karşı gelerek söz gelimi şiirle ilgilenecek bir kadının nasıl alaya alınacağını, küçümseneceğini, işi ileri götürürse cezalandırılacağını anlatıyor. Burada ünlü Shakespeare'in bilinmeyen kız kardeşi hikayesin anlatıyor. Her şeye rağmen yazan kadınların edebi kalitelerini bozan bir hınç, nefret ve hayal kırıklığının varlığına işaret ediyor. Bu noktada kitaba adını da veren çözümünü sunuyor: ekonomik bağımsızlık ve kendini geliştirmek için ayrılacak zaman ve mekan. Bu yolla kadınların hem erkekler gibi üreteceklerini hem de halihazırda annelerinin yoksulluğu ve unutulmuşluğu nedeniyle çektikleri sıkıntıların bir sonraki kadın kuşaklarına aktarılmayacağını söylüyor.

Okurken sık sık ben bu satırları hatırlıyorum dedim. O kadar alıntılanmış, o kadar örnekleri başka başka yerlerde kullanılmış ki... Eh bir kaç alıntı da ben yapayım o zaman:

''Kurmaca olgulara bağlı kalmalıdır, olgular ne kadar sahiyse kurmaca da o kadar iyi olur - bize böyle öğrettiler.'' 
''Eğer Mrs. Seton ve annesi ve onun da annensi para yapma sanatını öğrenmiş olsalardı, babaları ve onlarda önce gelen büyükbabaları gibi paralarını kendi cinslerine uygun öğretim üyelikleri, okutmanlıklar, ödüller ve burslar tesis edilmesi için bırakmış olsalardı, biz burada tek başımıza keklik eti ve bir şişe şarapla gayet ölçülü bir yemek yiyebilirdik; bize cömertçe bahşedilmiş mesleklerden birinin koruması altında olacağımıza güvenerek, zevkle geçireceğimiz onurlu hayatı dört gözle bekleyebilirdik.'' 
''Neden erkekler şarap içerken kadınlar su içiyorlardı? Cinslerden biri o kadar varlıklıyken öbürü neden yoksuldu?'' 
''Keats ve Flaubert ve diğer üstün yetenekli adamlar dünyanın kendilerine kayıtsız kalmasına güç dayanıyorlardı, ama kadınlara baktığımızda bu kayıtsızlığın yerini düşmanlık alıyordu. Dünya kadına, erkeklere dediği gibi 'İstersen yaz, umrumda değil!' demiyordu. Dünya kaba kaba gülerek 'Yazmak mı?' diyordu. 'Yazman ne işe yarıyor?'''

Kitabın önemini ve etkileyiciliğini bir örnekten daha görebiliyoruz. 2007 Nobel Ödüllü yazar Doris Lessing'in 19 Numaralı Oda (To Room Nineteen) adlı öyküsü Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sına karşılık, ondan esinlenilerek yazılmış. Bu öyküde Lessing evli, mutlu ve dört çocuklu tipik bir kadının içindeki üretme dürtüsüyle olan macerasını anlatır. Kendini keşfetmek, içinden geleni yazmak ve üretmek için sığınacak, yalnız kalacak bir yer arayan kadın sonunda bir otelde 19 numaralı odayı tutar ve düzenli olarak burada zaman geçirmeye başlar. Okumak isteyecekler için sonunu söylemiyorum ama son Woolf'un yazdığı (veya erkeklere özgü herhangi bir işe el attığı) için dışlanan, aşağılanan, cadılıkla veya delilikle suçlanan kadınlarla ilgili öngörüsünden farklı değil.

Lessing'in feminist edebiyatla özdeşleşen tek eseri bu değil. Yazarın en önemli kitabı kabul edilen Altın Defter (The Golden Notebook) yazarın tüm itirazlarına rağmen feminizmin önemli eserlerinden sayılıyor. Gerçekten de kadın olmak, kadnlık halleri ve toplumla kadının ilişkisi üzerine siyleyecek sözü çok olan bir kitap. Diğer yandan değişik katmanları ve konularıyla sadece bir kadın kitabı da asla değil.

Altın Defter, zamanında çok satan bir kitap yazmış fakat şimdi yazar tıkanması yaşayan, eski komunist parti üyesi ve gazeteci Anna Wulf'un kişilik krizini konu alıyor. Anna düşüncelerine ve hayatına bir düzen verebilmek için dört farklı konuda (yazarlık sorunları, siyaset, ilişkiler, günlük olaylar) dört ayrı renkli defter (sırasıyla siyah, kırmızı, sarı, mavi) tutmaya karar veriyor.

Bu defterler boyunca Anna'nın hayatı, duyguları, anıları, düşünceleri, çevresindekiler arasında bir yolculuğa çıkıyoruz. Romanın defterlere bölünmesi ve bu defterlerin sanki başka başka hayatlara aitmiş gibi durması şekil ve içeriğin birbirini tamamlamasına en güzel örnek. Bu anlatım sanki bir yanda Anna'nın kişilik parçalanmasını temsil ederken bir yandan da çok çeşitli izleklerin bir arada sunulmasına imkan veriyor. Bunlar arasında ne yok ki: kadınlık-annelik, siyaset-komunizm, Amerikalı olmak-İngiliz olmak, sağlık-delilik, yaratıcılık-yazarlık, modern insan, kişilik algısı (özellikle sinema bölümlerinde), aile-ilişkiler, beyaz adam-siyah adam... Hepsi ayrı ayrı vurgulanmasına rağmen okudukça görülüyor ki hepsi bir bütünün parçası.

Yine de yazarın sıkı okuyucuları arasından sadece benimsediği tek bir defteri okuyanlar da varmış. Lessing'in bir söyleşinindeki ifadesine göre romanı okuyanlar genelde izleklerden sadece birini ya da birkaçını görebiliyor, genelde bu onun neye ihtiyacı ve ilgisi varsa o oluyormuş. Ben de tek bir defteri değil ama Güney Afrika yıllarına ilişkin bölümleri çok beğendim. Kadınlığa ilişkin güzel paragraflar da vardı ama özellikle şu cümle aklımda yer etti: ''Erkekler özgür olmadan kadınlar nasıl özgür olabilir?''

Roman boyunca birçok erkek sahneye çıkıp sahneden iniyor; bence bu erkekler kadınlarla ilişkileri açısından bir takım özellikleri sembolize ediyorlar ve belirli bir rol oynamak için oradalar. Örneğin kimileri karılarını aldatıp sonra suçu diğer kadına atanlar, kimileri de ailelerini şirketleri gibi yönetmeye kalkanlar.

Konumuza dönersek; defterler boyunca Anna Afrika'da bir beyaz, İngiltere'de bir komünist, bu dünyada bir kadın olmanın yükünü sırtlanmaya çalışıyor. Bu halleri, kendini anlamaya çabalıyor. Giderek deliriyor... ve sonunda deliliğin en koyu olduğu yerde tüm defterlerin birleşimi ve toplamından fazlası olan Altın Defter'de dönüm noktası yaşanıyor. 

Parçalı anlatımın hakim olduğu, iç içe geçmiş birkaç hikayenin anlatıldığı, delilik buhranının sonlara doğru okuyucuyu boğduğu bu kitabı okumak hiç kolay değil. Zaten yayımlandığı dönemde roman eleştirmenlerce pek beğenilmemiş; fazla kişisel ve zor bulunmuş. Öte yandan derinliği nedeniyle tekrar tekrar okuyup hepsinde farklı bir anlam çıkaracağınız zengin bir kitap. Bazı kitapları okumanın yaşı vardır; biraz hayat tecrübesi ve olgunlukla bu kitabın da daha iyi kavranabileceğini düşünüyorum.

Bir de Anna Wulf'un Virginia Woolf adıyla bir ilgisi var mı acaba?