18 Temmuz 2014 Cuma

Deliduman


Emrah Serbes'in son romanı Deliduman çıktığından beri Gezi romanı deniyor. Evet içinde Gezi var ama sadece Gezi yok. Gezi bu romanın bir parçası ama konusu değil. Bu başkahramanımız Çağlar İyice elçiliğinde anlatılan bir kasaba romanı, dağılmış aile romanı, sevgisizlik romanı, kalbi kırık bir roman.

Hikaye çok basit; Çağlar'ın kız kardeşi Çiğdem Michael Jackson gibi dans ediyor, onun bu yeteneğini tüm kainata göstermek ve ünün zirvesine taşımak için abisi de elinden geleni yapıyor. Bu sırada sağ bir partiden eski belediye başkanı olan dedenin adını da kullanarak Kıyıdere'nin belediye başkanlığını kapan bir dayı, sonradan ruhu hastalanmış bir kadın olduğunu anladığımız bir anne, ateist-komünist-mimar-sorumsuz bir baba… Bu ailede Çağlar herkesten nefret ediyor, dayısından it ve şerefsiz demeden  bahsedemiyor, annesini sevgisizliğiyle hasta ediyor, babasıyla dünya başına yıkılsa konuşmuyor. Bir tek Çiğdem var. Çiğdem'le ilişkisi kardeş ilişkisinden farklı. Kardeş dediğin arada kavga da eder, kıskançlık da yapar, rekabete girer. Burada yaş farkı fazla olsa da garip bir durum var. Sevdiği hatun tarafından da terk edilmiş olan Çağlar sanki tüm sevgisini, tüm ilgisini, bütün benliğini Çiğdem'e adamış. Ancak 9 yaşında sıradan (Çağlar duymasın arıza çıkarır) bir çocuk sevgiye karşılık verebiliyor demek ki.

Aslında evi kendi hayatını gönlünce yaşamak için terk edip gitmiş olan babadan, boş vaatler ve ümitlerle oyalayıp kandıran bir dayıdan, sebepsiz yere terk edip mesajlara bile cevap vermeyen kız arkadaştan başka çok kalp kıran var. Kalbi kırılanlar da bir İyice kardeşler değil. Ya Mikrop? Ya anne? Ya T.C. Sinem Uzun? Sanki bir girdap var, bir kalp kırıklığı diğerlerini doğuruyor, herkes birbirini kırıyor, kırıklar geometrik oranla artıyor.

Çağlar bir direnişçi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. O milyonların katıldığı bir direnişe aidiyet duyamayacak kadar dirençli. Onun kendi gündemi, kendi alemi var. Bazı anlarda direniş onun gündemiyle kesişiyor ama hiçbir zaman gündeminin parçası olmuyor. Sağ belediyeciliğin içinden gelen, yazlık ilçe insanı Çağlar dışardan bakıyor olaylara. Gezi'yi güzellemiyor, direnişi yermiyor. Direnişin özel nedenlerle bitmesini istiyor ama isyanın nedenini sorgulamıyor. Bireylere bakıyor o. T.C. Sinem Uzun'u eleştiriyor, farklılıkları kucaklamak için parka gelip ona apaçi diyenlere içerliyor, onu dinlemeden suçlu ilan edenlere isyan ediyor, müdahale etmeyeceğiz diye diye vatandaşın ağzını burnunu kıran polisle dalgasını geçiyor. Olayların tüm taraflarının saçmalıklarını ve haklılıklarını görüyor.

Serbes'in tüm bunları anlatırken zaman zaman absurde kaçan mizahi bir dil kullanması diğer romanlarındaki dilden biraz farklı olabilir. Kitapta bol küfür var. Nasıl olmasın 17 yaşında bir lise öğrencisi hiç de hayatından memnun olmadığı günleri anlatıyor. Mamafih mi deseydi? Çağlar karakteri romanın anlatıcısı olarak sadece içerikle değil üslupla da şekilleniyor. Geveze başkahramanımız arada hiç çaktırmadan büyük laflar ediyor, okuyucuyu hiç kasmadan, yormadan hayat dersini veriyor. Benim bu romanda en sevdiğim şey anlatım ile karakterin bütünleşmesi, birbirini şekillendirmesi oldu. Bir yazar kendisini anlatsa dahi bunu başarmasının kolay olmadığını düşünüyorum.

Öykü ise kendini okutan bir tempoda büyük sürprizler sunmadan akıp gidiyor. Çiğdem'in dans etme çabası dışında ortak öğesi bulunmayan olaylar silsilesinin bence başı sonu yok. Bu sevgisizlik, yalnızlık ve kalp kırıklığı dolu neşeli geçit töreninden bir kesit.

Bu romandan geriye bende bir hikaye kalmayacak. Çağlar İyice, trajikomik durumlar, üslup ve hüzün hatrımda yer edecek. Deneyin, bu roman belki sizi sarsmayacak, başucu kitabınız olmayacak ama bence seveceksiniz.

10 Temmuz 2014 Perşembe

Açlık Oyunları Üçülemesi



Son dönemim yükselen trendi genç yetişkin (young adult) türüyse onun da parlayan yıldızı Suzanne Collins'in kaleme aldığı Açlık Oyunları serisi olabilir. Son dönemde popüler olan fantezi türünün öğelerini bilimkurguyla karıştırarak sunması da cabası. Çok sürükleyici, yetişkinler için bile etkileyici gibi yorumları okudukça ben de bir şans vereyim dedim. Özellikle macera olsun, kendimi kaptırayım, kafamı boşaltayım istediğim bir dönemde seriye başladım ve uzun süreye yayarak Scholastic Press'ten çıkan baskısından okudum.

1. The Hunger Games (Açlık Oyunları)

Serilerin giriş kitapları hep en güzelidir. Özellikle de ilk kitap piyasaya sunulduğunda diğer kitaplar henüz yazılmamışsa, ilk kitap çok sevildiği için devamının geldiğini anlayabiliriz bence. Bu kitap da kurgusuyla, temposuyla karakterleriyle iyi bir kitap. Kolay bir dili var ve çok çabuk okunuyor. Kendinizi gerçekten kaptırabiliyorsunuz.

Kitap iç savaş sonrası 12 eyaletin üstünde tam tahakkümünü kurmuş olan Capitol'ün düzenlediği Açlık Oyunu'nu anlatıyor. Oyun başkenttekileri eğlendirmek ve eyaletlere 'akıllı olun ciğerinizi sökeriz' mesajı vermek için tasarlanmış. Her sene her eyaletten bir kız bir erkek iki çocuk seçiliyor. O sene özel olarak dizayn edilen arenada hayatta kalmaya ve birbirlerini öldürmeye zorlanıyorlar, sona kalan muzaffer olup eyaletine zengin olarak dönüyor, diğer 23 çocuğun aileleri de dahil herkes bu zalimliği bir festival havasında kutluyor, kutlamak zorunda kalıyor.

Kitapla ilgili en çok sevdiğim şey bu oyunun kurgulanışı oldu. Oyun hem kuralları hem icrasıyla enteresandı hem de Capitol'ün vermek istediği mesajı ve zihniyetini çok güzel özetliyordu. Diğer taraftan kitapla ilgili kaçmış bir fırsat hissi de yaşadım. Böyle yoksulluk, kötülük ve zalimlikle dolu post-apokaliptik bir dünyada ne güzel distopyalar veya ütopyalar yazılabilirdi. Kitap genç okuyucuya hitap ettiği için bu unsurlar teyet geçilmiş, baş kahraman Katniss Everdeen'in ergenlik duygusallıklarına ve Açlık Oyunları'nın adrenalinine daha çok yer verilmiş. Tercihtir, saygı duyarım.

Genç kızlar kendilerini Katniss ile özdeşleştirip çok seviyorlar mı bilmiyorum ama tahmin ediyorum öyledir. Katniss hem isyankar, hem de bunu bilinçli olarak yapmıyor. Hem Gale'e çok güçlü duygular besliyor ama "ona açılmasını" gerektirecek bir aşk duymuyor. Hem Peeta gibi yakışıklı, yetenekli, akıllı ve iyi huylu bir gençle öpüşüp koklaşabiliyor hem de yakın çevresine ve kendisine bunu istemeden yaptığını, yapmaya mecbur olduğunu söyleyebiliyor. Kelimelere dökemiyorum ama henüz kendini hem sosyal hem de cinsel açıdan tam tanıyamamış olan ergenin fanatzilerini süsleyecek bir şey. Hem her ergenin istediği şeyleri yapıyor hem de şartlar gereği bunlardan meshul değil. 

Bu kitap okunur, iyi zaman geçirilir, hatta Açlık Oyunlar hakkında düşünülür.


2. Catching Fire (Ateşi Yakalamak)

Önce şuradan başlayayım bence kitabın adı Türkçe'ye yanlış çevrilmiş. Ateşi yakalamak ne demek yahu? Catching fire alev almak, tutuşmak demek. İlk kitapta Katniss'in bir kıvılcım çaktığı defalarca söyleniyor. İkinci kitap isyanın geliştiği ve su yüzüne çıktığı kitap. Yani Panem'i isyan ateşi sarıyor, Katniss'in çaktığı kıvılcım yangına dönüyor. Kitaba bu adı veren kitabı okumamış mı?

Bu tepkimi gösterdikten sonra kitaba dönebilirim. Her ortanca kitap gibi bu kitabın da başı sonu yok, o yüzden diğerleriyle yarışamaz. Bu kitap [spoiler] zoraki çiftimizin zafer turuyla başlıyor. Zaten ilk bölümler Katniss'in gözünün korkması ve kendilerini bekleyen sonu umutsuzca değiştirmeye çalışmasıyla geçiyor. Ben Katniss'in Peeta'yı gerçekten sevmesi veya sevdiğine halkı inandırması neyi değiştirecek, neden bir kitap boyunca herkesin hayatı buna bağlıymış gibi davranılıyor anlamadım. Hala bunun fazla zorlama olduğunu düşünsem de üçüncü kitapta en azından bir cevap verilmiş.

İkinci diyeceğim de bu kitabın içinizi şişirme ihtimaliyle ilgili. Birincisi Katniss arenaya geri dönüyor. Sanki ilk kitabı tekrar okuyoruz.[spoiler] İkincisi de 400 küsür sayfalık kitabın dörtte biri Katniss'in iç sesiyle, endişeleri, üzüntüleri ve geçmişe dönüşleriyle geçiyor. Ufak bir olay için sayfalarca duygu-durum tahlili okumak pek bana göre değil. İki kitap arasına biraz zaman koymuştum, size de tavsiye ederim.

Kitabın sonunu okuduğumdaysa haksızlığa uğradığımı, büyük fırsat kaçırdığımı hissettim. İsyan beklerken bir baktım ben Katniss'in ergenlik duygusallıklarını, okurken olan olmuş.


3. Mockingjay (Alaycı Kuş)

Son kitap isyanın kitabı. Sonunda 75 yıldır Capitol'ün zulmü altında açlıkla, yoklukla, ölümle mücadele eden eyaletler Capitol ile savaşmaya başlıyor. [spoiler] Katniss evsiz ve yaralı halde 13. eyalette gözlerini açıyor. Hiç istemeden kıvılcımını çaktığı, istemeden sembolü haline geldiği ayaklanmanın maskotu olmaya zor da olsa ikna oluyor. Yine kitabın ilk yarısı yavaş ve hareketsiz. Beni daha çok hayal kırıklığına uğratan tarafı Katniss isyanın alaycı kuşu olmayı kabul edince yaptığı şey makyaj yaptırıp, karizmatik kostümler giyip 'biz yanarsak siz de bizle yanarsınız' gibi büyük laflar etmek olması. Kızımız isyancı ve savaşçı değil de bir televizyon yıldızı. Tek derdimiz 'propo'. Tüm teknolojisini savaş, sağlık ve eğlence alanlarına yoğunlaştırmış olan Panem'de bilgisayarda hazırlayacağı gerçekçi bir animasyonla da Alaycı Kuş'a istediğini söyletemez miydi? Coin'in bakış açısından küçük bir ergen kızı şımartmaya ve liderliği onunla paylaşmaya gerek var mıydı?[spoiler]

Neyse ki kitabın ikinci yarısında hep istediğim aksiyona kavuştum. Aslında aksiyon biraz anlamsızdı, [spoiler] Katniss zaten kendisine söz verilmiş olan Snow'u öldürme işini halletmek için cehennemin içine daldı. [spoiler] Olsun, isyanın reklam yüzü olmaktan bir adım öteye gitmesi benim için yeterliydi. Kitabın finaliyle ilgili aklıma yatmayan çok nokta var. [spoiler] Coin, Katniss'i ortadan kaldırması için gerçekten Peeta'ya mı güvendi? Paralı bir askere kargaşada kafasına sıkıver diyemedi mi? Prim'in ölmesini istediyse bile nasıl oldu da sağlık ekiplerinin askerlerden önce savaş hattına girmesine izin verildi? Katniss nasıl oldu da ölümle cezalandırılmadı? Hatta nasıl oldu da ödül gibi sürgüne gönderilmekle kurtuldu? Bir psikiyatristin 'zaten kafası gidik ben onu tedavi ederim' demesi nasıl yeterli oldu? Snow'la Katniss'i aynı binanın iki farklı kanadına yerleştirip araya iki nöbetçi koymak nasıl bir saçmalıktı? Bin sayfa boyunca ölmesini beklediğimiz Snow nasıl eceliyle öldü? [spoiler]

Final ne kadar acelece yazılmış gibi dursa da, ne kadar sonu tatlı bağlanmaya çalışılsa da bana hüzün verdi. [spoiler] Katniss önceki iki kitapta okuyla öyle atışlar yapmıştı ki olayın gidişatı değişmişti. Bu kitapta da Coin'e fırlattığı ok bir dönüm noktası olabilirdi. Onu vurduğu an kitap bitseydi benim için çok daha etkileyici olurdu.[spoiler]


Genel olarak: Okuduğuma pişman değilim ama övüldüğü kadar da olmadığını düşünüyorum. Açlık Oyunları fikri çok iyi, kurgulanan dünya çok etkileyici olaylara gebeydi ama bence devam kitapları beklediğimi veremedi, o derinlikten uzaktı. 

22 Haziran 2014 Pazar

Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi


Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.

Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).

Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.

Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.

Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.

Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)
Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.

Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Şarkını Söylediğin Zaman


İşte uzun zaman önce büyük heyecanla ve umutla okuduğum bir roman. Hem ağırlıklı olarak Ankara'da geçiyor hem de çok okunan İnci Aral'dan okuduğum ilk roman.

Şarkını Söylediğin Zaman 80'lerdeki öğrenci hareketleri arka plana alarak bir aşk hikayesi anlatıyor. Deniz varlıklı ve şehirli bir ailenin tek kızı. Başına buyruk, çekici, güzel, enerjik bir genç kadın. Cihan da taşralı, siyasi olaylara mesafeli, akıllı, çalışkan, Deniz'e hasta bir genç adam. Roman üç bölümde yazılmış. İkinci bölümde bu dönemi okurken romanın genelinde Cihan'ın bu olaylardan onlarca yıl sonra tanıştığı genç araştırma görevlisi Ayşe ile ilişkisini okuyoruz.

Önce sevdiğim taraflarıyla başlayayım. Birkaç garip cümleye rastlasam da Aral'ın anlatımından da zevk aldım. Yazar kişilerin duygularını ve mekanların atmosferlerini okuyucuya yaşatıyor. Siyah Defter, yani 80'lerin  Cihan'ın ağzından anlatıldığı bölümü etkileyiciydi. Romanın geçtiği dönem ve konusu çok şeylere gebe, çok önemli, çok cazipti. Hem 80'lerdeki hem de günümüzdeki Ankara'ya ilişkin tasvirlerse benim çok hoşuma gitti. O konservatuvar binasının piyano şeklini düşünüp taş avlulu üniversite kantinlerini, Bahçelievler'deki o zamanlar bahçeli müstakil evleri okumak çok güzeldi. Bütün bunlara rağmen romandan ne beklediğimi ne de istediğimi alamadım.

Yazarın tasvirlerini beğensem de ilk bölümdeki diyaloglar o kadar yapaydı ki neredeyse okumayı bırakacaktım. Diyaloglar zaman zaman kötü bir dizideki gibi tutuk, zorlama ve gereksizdi. 

Aral'ın romandaki yansımasının Cihan'ın olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cihan'ın ağzından olaylar anlatılırken yapılan değerlendirmelerle romanın diğer bölümlerindeki bakış açısı örtüşüyor. Cihan'ın ve bu teorime göre de yazarın gençlik olaylarına bakış açısını beğenmediğim. Karakterlerin hiçbirine de ısınamadım zaten. Deniz'in çekici olsun diye anlatılan halleri bana hiç de çekici gelmedi. Ayşe ise kelimenin tam anlamıyla ruhsuzdu. 

Benim kitabı sevmememin asıl nedeniyse Deniz-Cihan-Ayşe arasındaki bağ oldu. Dikkatli bir okuyucu bu üçlü arasındaki ilişkiyi hemen fark edebilir. Bunun nedenlerinden biri de yazarın umutsuzca bu ilişkiyi sempatik gösterme çabası. O kadar altyapısını hazırlıyor ki siz başınıza ne geleceğini anlamaya başlıyorsunuz. Yazarın tüm çabalarına rağmen ben bu ilişkiyi sempatik bulamadım, hatta kabullenemedim bile. Bence bu aşk üçgeni ne romantik ne de sevimli, resmen travmatik. Hele bu saçma sapan durumun tarafları ilişkiden soğutmaması aksine coşturması bana çok manasız geldi.

Ankara'da geçen bu güzel anlatılmış romanın karakterlerini ve olaylarını sevemesem de pişman değilim.   O döneme ve Ankara'ya dair bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Belki siz Cihan'ı sever, romanın sonunu romantik bulursunuz, kim bilir :)

Bkz: 06 ROMAN 00 Ankaralı Romanlar Listesi

1 Haziran 2014 Pazar

06 ROMAN 00: Ankaralı Romanlar Listesi

Kaynak: Arkadaşımın profili, aslı kime ait bilmiyorum.

Uzun zamandır kafamda evirip çevirdiğim bir proje vardı: Ankara'da geçen romanları bir seri halinde yazmak. Tabi okumanın sonu yok, hep şunu da okuyayım da öyle yazayım dedim. Bir yandan da araştırdım ve listeye yeni kitaplar ekledim. Sizin de eklemek istediğiniz kitaplar olabilir, siz de Ankaralı bir roman okumak istiyorsunuzdur diye işte listeyi yayınlıyorum. Zamanla teker teker yorumlar da gelecek.

[Bu yazıyı okurken Vega'nın Ankara şarkısını dinlemenizi istirham ediyorum.]

Yeni Bir Başkent (20'ler, 30'lar, 40'lar)

* Ankara - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
* Ankara Cinayeti - İhsan Tombuş ('45)
* Ankara 1920 - Celal Hafifbilek
* Ayaşlı ve Kiracıları - Memduh Şevket Esendal

Taşı Toprağı Siyaset (50'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler)

* Ölmeye Yatmak - Adalet Ağaoğlu
* Ankara, Mon Amour - Şükran Yiğit ('70)
* Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral ('78-82)
* Sancı - Emine Işınsu ('68-80)
* Yenişehir'de Bir Öğle Vakti - Sevgi Soysal
* Arıza Babaların Çatlak Kızları - Ayten Kaya Görgün ('80)
* Toprak Kovgunları - Kemal Ateş

Ve Sonra (90'lar, 00'lar, 10'lar)

* Yüzleri Arayan Adam - Ilgın Olut
* Neva - Ilgın Olut
* Son Hafriyat - Emrah Serbes
* Her Temas İz Bırakır - Emrah Serbes
* Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
* Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı
* Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı (ve sanırım Bıçakçı'nın tüm romanları)
* Gölge Kapanı - Alper Giray Urhanoğlu
* Ankara'da Soğuk Gece - Korkut Aldemir
* Ankara'da Puslu Sabah - Korkut Aldemir
* Uzunharmanlar'da Davetsiz Misafir - Sezgin Kaymaz
* Aşkı Giyinen Adam - Nazlı Eray
* Merylin: Venüs'ün Son Gecesi - Nazlı Eray
* Veresiye Defteri - Kemal Ateş

Ankarayla ilgili başka kitaplar için:
Dumankara: Hayat Bir Yangındı
06 Plakalı Kitaplar

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Bir Öneri: Germinal

Şu günlerde televizyona anlamaz şekilde bakıp 'neler oluyor ya' diyorsanız size bir önerim var. Çok sayın başbakanımızın şöyle biraz geçmişe giderek verdiği kıymetli örneklerle aynı dönemde geçen gerçekçi bir roman: Emile Zola'dan Germinal.

Germinal 1860'larda kuzey Fransa'da bir maden hasabasında geçer. Başkahramanları kasabaya yeni gelen genç Etienne ve kıdemli maden işçisi Mahue'dir. İşçiler fakirliği de aşan bir yokluk, zulüm ve çaresizlik içinde yaşamaktadır. Sosyalist düşüncenin de yayımasıyla bir grev patlak verir. Gerisini heyecanı kaçmasın diye anlatmıyorum ama birkaç ipucu verebilirim: Jandarma kurşunu, ölüm, cesaret, sabotaj. 13 Mayıs'ta Soma'da can vermiş işçilerin neler yaşadığını hayal dahi edemiyorsanız bu eserdeki maden faciası ve mahsur kalanların yavaş ve acılı sonları size bir fikir verebilir.

Zola'nın en iyi romanı olarak gösterilen bu kitabı önermemin en önemli nedeni gerçekçi olması. Hatta geçrek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış olması. Maden işçisinin hayatına tercüman olmasa Zola'nın 1902 yılındaki cenazesine maden işçileri de katılıp 'Germinal! Germinal!' diye bağırmazdı herhalde. Önerimin ikinci nedeniyse aslında ilkiyle yakın ilişkili. Biraz günümüze geliyorum; bence burada anlatılanlar hala geçerli. O yokluk, çaresizlik, kölelik, ezilmişlik hala aynı. Arada farklar da yok değil, artık kadınlar madene inemiyor, artık protestolar gerçek kurşunla değil, biber gazı ve tazyikli suyla dağıtılıyor. İsyan etmekse artık ayıp, tek yapılması gereken şey milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde provakatörlerin oyununa gelmemek ve bol bol dua etmek.


Kitabı okurken gerçeklerin acılığından içiniz daralıp bırakmak isteyebilirsiniz. Birileri bunu bir ömür yaşıyorsa ben de okuyabilmeliyim diye düşünün ve bırakmayın lütfen. Yok ben katiyen 600 sayfa okuyamam diyorsanız, 1993 yapımı Claude Berri yönetmenliğindeki filmi de izleyebilirsiniz. Uzun ve iyi filmdir. Sonra televizyonu tekrar açıp fıtrattan bahsedenleri tekrar izlersiniz, izleyebilirseniz.

Bu arada Germinal Fransızca filizlenme, filizlenme zamanı demekmiş. Kitabı okuyanlar veya filmi izleyenlerde kitabın adını ve sonunu ayrıca yorumlarda tartışalım.



Kitabı İngilizce okumak için BURADAN.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Yukarıda - Aşağıda

kaynak: t24.com

Yukarıda



Madenin girişinde bir merdiven var. Ara ara sedyeler çıkıyor yukarı. Üstleri örtülü. Bir adam orada bekliyor. Açıp sedyedekinin yüzüne bakıyor. Sonra örtüyor, taşıyanlar devam ediyor. Adam bir sonraki sedyeyi bekliyor. Madenciliğin doğasından bahsedenler 30 saat değil 1 saat beklesin o merdivenin başında. Sonra fıtrattan bahsetsin.


Aşağıda



Bir an karanlık, toz duman bir yerde hapsolduğumu hayal ediyorum. Yanımdaki 4-5 arkadaşımın yavaş yavaş öldüğünü, maskelerin tükendiği yerde oksijen için yere yattığımı, oksijeni tüketmemek için konuşmadığımı, dokunarak yokladığım arkadaşımın artık bana tepki vermediğini, yerin derinliklerinin sesinden başka ses duymadığımı, maskeme ekmeğime sarılıp saatlerce ölümümü beklediğimi görüyorum. Dışardakiler benim nerede olduğumu, içerde olup olmadığımı bile bilmiyor. İşte kaç kişini can çekiştiğini bile bilmeyen maden işletmesini öve öve bitiremeyenler on beş yıl değil on beş gün bu korkuyla yaşayıp öyle son moda iş güvenliği kanunundan bahsetsin.



Çok üzgünüm, çok kızgınım.




6 Mayıs 2014 Salı

Richard House'un Favori Beş Kitabı


Richard House'un adını büyük ihtimalle duymamışsınızdır. Oysa House yazar, sanatçı, film yapımcısı, akademisyen… Dört karanlık macera romanın yazarı olan House bu sene The Kills romanıyla İngilizce yazının en saygın ödüllerinden Man Booker Ödülü'nünün uzun listesine de girdi. Halen hocalık yaptığı Birmigham Üniversitesi'nin Old Joe dergisine göre House'un en sevdiği romanlar listesi ise aşağıdaki gibi: 

"En Sevdiğim Kitaplar

“Bu beş yazarın büyük hayranıyım. Üslupları özgün, baştan çıkarıcı, ve üstün; dünya hakkında yazarken ise mizah, dehşet ve hepsinden iyisi insanlık sergiliyorlar. 

Libra, Don DeLilo 

Birinci sırada ve en önde Don DeLillo gelmeli. Bu kitap bal gibi (eğer daha ağır bir şey isterseniz, Underworld'ü seçin). Kennedy süikastinden bu yana 50 yıl geçti ve işte paranoya ve acıyla zekice oynayan roman işte burada.

We Tell Ourselves Stories in Order to Live, Joan Didion

Joan Didion herkes için zorunlu okuma listesinde olmalı. Burada korkutucu bir açık yüreklilik ve dürüstlük var, başlık bile tek başına eserin havasını ortaya kokuyor. Bu usta işi: Dil nasıl böyle söylevsel özlülükle kullanılabilir ve yine de kalbinizde bir delik açma gücüne sahip olabilir?

No Lease on Life, Lynne Tillman

Lynne Tillman dünyanın en iyi saklanmış yazın sırlarından biri. No Lease on Life Joyce'un Ulysses (bir adam, bir gün, bir şehir) için duyduğu kibirli gururla oynuyor ve bir sonraki takvim günü başlıyor. Karakteri Elizabeth, New York'ta bir tam gün boyunca aşk ve hüsran ile pazarlık ediyor. Şehre gelen her ziyaretçiye girişinda bu kitap verilmeli. Aslında pek bir şey olmuyor yine de bunu fark etmeyeceksiniz.

2666, Roberto Bolano

Bolano, bir grup akademisyenin yaramaz davranışları, birbirlerine aşık olup birbirlerinden ve konularından soğumalarıyla başlayan kaybetmenin öz bir tarihini sunuyor. Roman ustalıklı, iç karartıcı ve şiddetle delik deşik (dikkat edin).

The Danzşg Triology*, Gunter Grass (Danzig Üçlemesi)

Gunter Grass'ın Teneke Trampet'ini de içeren Danzig Üçlemesindeki bu romanlar, Bolano gibi, kişisel ve siyasi tarihi haritalandıran tekil projeler. "


*Danzig Üçlemesi Teneke Trampet (1959), Kedi ve Fare (1961) ve Köpek Yılları (1963) adlı kitaplardan oluşur. Yazarın doğduğu şehir olan Danzig'in Polonya'ya katılmasıyla sonuçlanan savaş dönemini konu alır.


Sunum & Çeviri: BA
Kaynak: Old Joe The University of Birmingham's Alumni Magazine, Bahar 2014, sy. 11.


24 Nisan 2014 Perşembe

Evvel Sevda İçinde




İlklerle dolu bir yazıya hoşgeldiniz. Kitap Notları yazılmaya başlanalı beri 143 kitap hakkında atılı tutuldu. Bunların içinde hukuktan öyküye, tarihten turist rehberine, romandan biyografiye birçok çeşit bulabilirsiniz. Bir tek şiir bulamazsınız. Yıllarca lisede şairin bayrağa seslenmesinden mi bezip bu hale geldim, yoksa içimde yontulmayan bir odun mu var bilmiyorum ama ben şiirde anlamıyorum. Anlamadığım için de okumuyorum, okumadığım için de bilmiyorum…

Bir de şimdiye kadar yazılan kitapların hepsini ben paramla almıştım ya da (kütüphaneden/arkadaşımdan) ödünç almıştım ya da (yarışmalardan/çekilişlerden) kazanmıştım. Hiç yazarından veya yayıncısından okumam için gönderilen kitap olmamıştı. İşte bu kitap bu açıdan da bir ilk. Ben de bilmiyorum böyle gönderilen kitapları nasıl yorumladığımı.

Neyse artık İbrahim Öksüz'ün şiirlerini topladığı Evvel Sevda İçinde adlı kitabına dönelim. 92 sayfalık, minicik bir solukta okunabilecek bir kitap. Ben bir solukta okuyamadım o ayrı. Çoğu şiiri iki kere okudum. Bazen aldığım hissi kuvvetlendirmek ve teyit etmek için bazen de anlamak için. Çoğu şiirde sanki biraz anlar gibi oldum ama tam anlamadım. O anlamın peşinde okuyup durdum. Çok kişisel ve özel olan nesir eserlerde de aynı 'tam anlayamama' haline düşüyorum. Tabi şiirdeki kelime oyunları, imgeler filan derken durum daha zor oluyor.

Yine de sevip kendime yakın bulduğum şiirler oldu; mesela Çilingir Duası esprili, hoş bir şiirdi.

Aylak Şair adlı şiirdeki ''Ben sana bir dalda dokuz ceviz görmeden taş atmaz yaşımda vuruldum'' mısrasındaki geçkinliği, yılmışlığı anlatma şekline bayıldım. Bu deyimi ben de kullanabilirim. 

Dilekçe şiiri ise ''Vermiş olduğunuz ödülü fiilen almadığım için; ironik olarak birçok doğruya maruz kalıyorum'' mısraları ise güzel bir özet; 'yetkililer' o kadar yanlış ki onların tersine yapılacak en küçük hareket dünyanın en onurlu, en prensipli davranışı haline geliyor, öyle bir niyet olmasa bile.

Dayımın Mükemmel Olması Diyalektiğe Aykırıdır adlı şiirde ise Sivas Katliamı'na bir gönderme mi var, onu da merak ediyorum.

Siz şiir seviyorsanız İbrahim Öksüz'ün şiirlerini  deneyebilirsiniz. Ben mi? Bana bu kadar yeter. Beş yıl sonra belki bir şiir kitabı daha okurum.

9 Nisan 2014 Çarşamba

Aile Çay Bahçesi



İş için İstanbul'dayım. Taksim'den artık hiç tat almasam da Robinson Crusoe 389'a gidiyorum. İnternet fiyatlarının üzerinde indirimsiz kitap almak adetim değil. Fakat Rob389 da böyle küçük hesapların yeri değil. Uzun zamandır aklımda olan bir kitabı alıp çıkıyorum.

O kitap Yekta Kopan'ın son romanı Aile Çay Bahçesi. Kitap Müzeyyen adında bir kadın, onun ailesi, ilişkileri ve çocukluğuyla ilgili. Buna bir sevgisizlik, yalnızlık öyküsü diyen çok olmuş. Gerçekten de Müzeyyen kardeşine rağmen hatta onun doğumuyla birlikte yalnız bir çocukluk geçiriyor. [spoiler] Babası da annesini ve bütün aileyi yalnız bırakmış. Çok sevdiği annesinin anne babası bir kazada ölmüş ve onu büyüten teyzesi dışında yakını yok, o da yalnız. Müzeyyen'in ve ailesinin tek desteği babaannesi. Müzeyyen'in hayatı ölümler ve yalnızlıklarla dolu. 

Diğer taraftan bu bir sevgisizlik romanı mı bilemiyorum. Müzeyyen annesini bir çocuğun yapacağı tüm haylazlıklardan vazgeçecek kadar seviyor. Babaannesini seviyor. En yakın arkadaşı Özlem'i seviyor. Onlardan da karşılık görüyor hani. Tabi belki de yetmiyor, ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi erken kaybediyor, baba sevgisinin, aile hayatının yerini hiçbir şey tutmuyor.[spoiler] 

İşte böyle bir ortamda büyüyüp kırgınlıklarla dolmuş bir kadının geçmişiyle hesaplaşmasını okuyoruz. Çok güzel detaylarla aktarılmış sıradan bir hayat aslında ama karakterli de, kendine has tarafları var. Bu yüzden galiba tanıtım yazısında herkesin kendinden bir parça bulacağı söyleniyor. Ben kendimden bir parça bulmadım. Müzeyyen ile çok farklı hayatları yaşamışız. Diğer taraftan bazı küçük şeyler bana "evet bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum" dedirtti. Yazın sıcaktan gece yarısı uyanmak, hayali kavgalarla hasımlara sözler hazırlamak ama hiç diyememek, kötü mezenin özellikle de kılçıklı deniz börülcesinin yarattığı memnuniyetsizlik...

Kopan'ın akıcı, gösterişli olmayan ama duyguyu okuyucuya geçiren bir anlatımı var. Müzeyyen'in hayatı, ve hesaplaşması birinci tekil ağızdan geriye dönüşlerle, iç ses kullanılarak anlatılmış. Bence romanın esas ilginç yanı bir erkeğin, bir kadın baş kahraman ve özellikle kadınlardan oluşan çevresini anlatması oldu. Psikolojik yanı ağır basan bu romanda bir kadının gözünden olayları anlatmak kolay olmasa gerek. Üstelik sadece duygusal açıdan değil günlük hayatla ilgili detaylarda da (yüz üstü yatmak, ağda, vs.)  bir kadını çok iyi gözlemlemeden, tanımadan ulaşılamayacak bir doğruluk ve doğallık var. Bu romanı bir kadın yazsaydı elbette çok farklı olurdu ama bence Kopan da bir tebriği hak ediyor.

Can Yayınları artık klasik kapaklarından başka kapaklarla da kitap basmaya başladı. Bu kitabın baskısını hem klasik olduğu için hem de fotoğraf kitapla çok uyumlu olduğu için beğendim. İçinde imla/baskı hatası olmayan tertemiz bir kitaptı.

Aile Çay Bahçesi için Kopan'ın ustalık romanı dendiğini okumuştum bir yerlerde. Bence bu romana usta işi demek abartmak olur, diğer taraftan yazarın en iyi romanı bu olabilir elbette. Benim de okuduğuma memnun olduğum bir roman oldu. Tek hamlede okunup bitirilirse, ki 142 sayfalık uzunluğuyla bu mümkün, çok daha etkileyici olacağını düşünüyorum. Yazarın eski kitaplarını okuma şevki oluşmadı ama gelecek kitaplarını hevesle bekliyorum. Okumadıysanız siz de bu kitaba bir şans verin. Okuyup beğendiyseniz Barış Bıçakçı'yı da okuyun, bence sevebilirsiniz.