21 Eylül 2014 Pazar

Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman


Bir roman olsun başkahramanı, bir ana olayı, sonu ve başı olmasın. Onun yerine dokuz ilginç öyküden oluşsun. Alman yazar Daniel Kehlmann'ın Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman adlı romanı işte böyle bir kitap. 

İlk öykü sonunda inadını kırarak cep telefonu alan bir adamın başına gelenlerle ilgili. Ona zaten kullanılmakta olan bir telefon numarası tahsis edilmiş ve arayanlardan anlaşıldığı üzere numaranın gerçek sahibi birkaç kadını aynı anda idare eden, deli dolu, ünlü bir adam. Artık hayır ben o değilim demekten sıkılıp arayanlarla konuşmaya başlarsa ne olur?

Sonra o meşhur adamın bir film yıldızı olduğunu anladığımız hikayeyi okuyoruz, hikaye telefonla ilgili değil. Bir aktörün kendisinden başka birini oynayarak gerçek hayatını değiştirmesiyle ilgili. Sonra bir yazarın okuma etkinliklerinden ve çıktığı turlardan sıkılıp uzaklara kaçması kaçarken de yerine başka bir yazarı Orta Asya turuna ikna etmesini anlatıyor. Sonra o geri kalmış Asya memleketine giden yazarın hikayesini okuyoruz. Sonra yazarın yazdığı bir hikayeyi, sonra…

Öyküler birbiriyle ince iplerle bağlanmış gibi. Bir öyküdeki olaylar diğer öyküdeki olaylara etkisi ya yok ya çok az. Kahramanlar birbirlerini çok az tanıyor. Bir diğerinin öyküsü başladığında artık diğerinin rolü bitiyor. Birbirine değen ama birbiriyle iç içe geçmeyen öyküler. Yanyana koyulmuş bulmaca parçaları gibi, veya tuğlalar…

Yine de romanları birbirine bağlayan bir şey var. Bir insan bir anda kendi hayatından kaybolabilir mi? Nasıl olduğunu anlamadan kendi hayatının dışında kalabilir mi? İşte bu romandaki öykülerde böyle oluyor. Bir şekilde kahramanlar kendilerininkinden başka bir hayatı yaşamaya başlıyorlar veya on yıllardır kurdukları hayatın dışında kalıveriyorlar. Belki de güvendiğimiz, asla değişmeyeceğini düşündüğümüz şeyler o kadar da sağlam değil. Daimi olarak bizim sandığımız şeylerin elimizden kayması an meselesi.

Bu ilginç yapısıyle kitap bana farklı bir okuma tecrübesi yaşattı ve kitabı çok severek okudum. Yazarın yalın ve biraz alaycı anlatımı çok hoşuma gitti. Bana şöyle ilginç bir şeyler öner diyecek arkadaşlarım için not ettim. Kendim için de Kehlmann'ın başka bir kitabını daha okuma notunu düştüm.

14 Eylül 2014 Pazar

State of Wonder


Ann Patchett'in Bel Canto adlı romanını okuyup çok beğenmiştim. Yazarın geçtiğimiz yıl çıkan son romanı State of Wonder'ı hemen okuma listeme ekledim. Aldıktan bir yıl sonra sonunda artık zamanı geldi, okudum. 

Roman Amazonlarda geçiyor. Çok ileri yaşlarında bile gebe kalıp sağlıklı bebekler dünyaya getirebilen bir kabilenin sırrını çözerek tüm dünya kadınları için bir ilaç geliştirmek isteyen bir grup araştırmacı ormanın derinliklerine kamp kuruyor. Ekibin lideri, şahsına münhasır, ters, duygusuz, bana ayak bağı oluyorsunuz diyerek telefon kullanmayı bile reddeden bir jinekoloji profesörü. Onunla aynı ilaç şirketinde çalışan başkahramanımız Marina ise bu profesörün eski öğrencisi. Aksi profesörü ikna etmek ve ilaç konusundaki gelişmeleri öğrenmek için Marina'nın oda arkadaşı, Dr. Eckman Manaus'a gidiyor fakat aylar sonra oradan kendisi değil iki satırlık ölüm haberi geliyor.  Neler olduğunu öğrenmek için bu sefer Marina yollara düşüyor ve olaylar gelişiyor.

Roman bir ölüm haberiyle başlayıp sanki her şey çok hızlı gelişecekmiş izlenimi verse de hiç öyle olmuyor. Geçmişe dönüşlerle, duygu-düşünce tasvirleriyle sayfalar ilerliyor. Her adımda ana karakterin duygu dünyasının en derinlerine dalıyoruz. Bir yerden sonra hem okuyuzu hem de Marina için sabır ve beklemek en temel uğraşlar oluyor. İki şey devam etmenizi sağlıyor: yazarın incelikli anlatımı ve merak uhnsurları. Amazonlardan aksi profesörün gizemine, doğurgan kabileden Eckman'ın başına ne geldiğine kadar pek çok şey de merak salıyor insanın içine.

Böyle sayfalar ilerleyip giderken yine de ''Ne oluyor yani? ne anlatıyor bu kadın bana? Olayımız ne?'' demekten kendimi alamadım. Amaçsız, güzel ama dağınık, yönsüz bir öykü gibi duruyordu. Bunu toparlamak için çok iyi bir final lazım diye düşündüm, bütün bunlara bir bütünlük ve anlam katacak beni şaşırtıp düşündürecek bir son. Yazar gerçekten de sürpriz bir son hazırlamış. Aslında final sürpriz değildi bence ama bu sonun gelişimi, zavallı Easter'ın durumu vurucu olmuş gerçekten.

State of Wonder sevmeyi isteyerek okuduğum, yazarın dilinden çok zevk aldığım ama öyküsünü yönsüz ve hedefsiz bulduğum bu yüzden hayal kırıklığına uğradığım bir roman oldu. Bu yaşanmış bir hikaye olsaydı yazarın anlatımdaki gücüne ve çekip çıkardığı öykünün ilginçliğine tam puan verip kitabı başarılı bulabilirdim. Oysa ister istemez kitabı Bel Canto ile karşılaştırıyorum ve çaresizce beklemekten oluşan ve tamamı bir villanın içinde geçen bir rehine öyküsünde bile daha fazla heyecan, daha fazla bir hedefe akan bir roman vardı diye düşünüp State of Wonder'ın puanını kırıyorum.

Maalesef Ann Patchett Bel Canto dışında (ki onun da artık baskısı yok) Türkçeye çevrilen bir yazar değil. Bu nedenle bu kitabın da Türkçeye çevrileceğini sanmıyorum. 

31 Ağustos 2014 Pazar

Hangisini Seçerdiniz? (Mim)

Kitaplarım ve Ben bir mim yazısı yazmış. Kavrama yabancı olanlar için özet: Bir grup soruyu cevaplayıp aynı soruların başka hangi bloglar tarafından cevaplanmasını istiyorsanız onları 'mimlediğiniz' bir blog eğlencesi. İşte o mimlenenlerden biri de benim. Teşekkür ederim. Mim yazılarını pek okumasam da, mim yazısı yazmasam da bu sefer soruları beğendim, neden olmasın dedim.

Hamburg'daki Wunderland isimli devasa maket aleminden
 hayallerimizin dünyası isimli çalışmadan bir detay

Bu mimde iki durumdan birini seçmemiz isteniyor. Seçtiğimiz bundan sonra tek yol oluyor, diğerine tamamen veda ediyormuşuz. Ciddi kararlar yani. İşte cevaplar ve açıklamalar:

1- Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı?
Önce hiç seri okudun mu diye sormanız lazım. Gönül rahatlığıyla tek kitaplar diyorum. Bu seçimimle Asimov'un Vakıf serisine elveda demiş olmak üzücü ama ne yapalım.

2- Sadece kadın yazarları mı yoksa erkek yazarları mı okumak? 
Ben ki en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu diye iki kategori olmasını bile anlamıyorum, yazarları cinsiyetlerine göre ayırmak aklımın almayacağı bir şey. Beni çok zorlarsanız her şeyi bırakır Ursula Le Guin'i seçer cinsiyetsiz bir dünyaya yelken açarım.

3- Kitapçıya gidip kitap almak mı, internet üzerinden kitap almak mı?
Kitapçı gezmenin tadı başka ama bir kitabın etiket fiyatının %50'sinin perakendecinin (kitapçı) karı olduğunu düşünürsek bence internet. Ucuz, zahmetsiz, çeşit bol…

4- Film olan kitapları mı dizi olan kitapları mı okumak? 
Bir kitabın film veya dizi uyarlaması olması benim için bir kriter değil. Bu yüzden (c) hiçbiri veya hepsi.

5- Günde 5 sayfa okumak mı yoksa haftada 5 kitap mı? 
Önce bu sorunun çok kolay olduğunu düşündüm. Hangi kitap sever haftada 5 kitap okuyup raflarında bekleyen o kitapları eritmeyi, listelerini tamamlamayı istemez ki. Yalnız haftada 5 kitap okumak için herhalde o hafta başka hiçbir şey yapmamak gerek. Haftada 5 kitap okursam ne zaman işe gideceğim, uyuyacağım, ailemle görüşeceğim, film izleyeceğim, Kitap Notları için yazı hazırlayacağım, ne zaman temizlik yapıp en zaman alışverişe gideceğim ve hatta yemek yiyeceğim? Sanırım en iyisi günde 5 sayfa ve normal bir hayat. Çok mu gerçekçi oldu?

6- Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak?  
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, ben çok istesem de kurgu yazarı olamam. Öyle bir yaratıcılığım olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden yorumculuğa daha yakınım. Zaten Kitap Notları'nda da bunu yapmıyor muyum? Esas isteğim ise çeviri yapmak. Çeviri işini profesyonel olarak kıvırabileceğimi düşünüyorum. Özellikle de siyaset, uluslararası ilişkiler ve iktisat konulu kitaplara talibim.

7- En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız yeni bir kitabı okumak mı? 
20 kitap kime yeter? Bu ancak bir kabu senaryosu olabilir. Bugüne kadar bir okuduğum kitabı ikinci kez okumadım, okumamayı da tercih ederim.

8- Kütüphanede çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı?
Kütüphane ama dağılan kitapları yerine koymak ve katalog tutmak dışında işlerin olduğu bir kütüphane hayal ediyorum. Söyleşilerin, imza günlerinin olduğu, yeni çıkan kitapları takip eden ve dönemlere veya temalara özel stantların yapıldığı canlı bir kütüphane hayal ediyorum. En çok üye kazandıran üyeye hediyeler, özel günlerde çekilişler, ikinci el kitap satış günleri, bağış etkinlikleri… Projelerimle geliyorum! Oylar BA'ya!

9- En sevdiğiniz türde kitaplar okumak mı yoksa en sevdiğiniz tür hariç diğer tüm türlerden kitaplar okumak mı?
Distopyalar olmasa nasıl yaşanır, anlaşılır bilmiyorum. Sadece onlarla da olmaz, insan bunalıma girip paralel evrenler hayal etmeye başlar. Bir hafta izin verin 3-4 distopya daha okuyayım sonra ağlaya ağlaya vedalaşayım.

10- Sadece fiziksel kitap kopyalarını okumak mı yoksa sadece e-kitap okumak mı?
Kağıt kitaplara romantik bir bağlılık duymuyorum. Yarın kağıt kitaplar yok olsa şaşırıp biraz hüzünlenirim sonra da en iyi e-okuyucu hangisi diye araştırmaya başlarım. E-kitaplar ise hiç hayatımda olmadığı için yok olmalarını fark etmem bile. Önemli olan kitapların zihin açması, yazarların herhangi bir baskıya boyun eğmemesi ve özgün olması, okuyucunun emek vermesi, emeğe saygı duyması.

Ne çok konuştum… Biraz da genç yetenekler Okuma Bahçesi, Rafına Sığmayanlar ve Kitaptan Kaleler konuşsun.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Marilyn, Sahaf Mendel, Ankara İstasyonu...

Mor Kitaplık'ta atıp tuttuklarımı görmediyseniz işte burada:

Selma Fındıklı

Ankara'da geçen, hem Ankara'yı hem de yeni bir devletin kuruluşunu, tarihini anlatan sekiz hikayeden oluşan bir kitap. Renkli karakterler ve canlı bir anlatım… >>>



Stefan Zweig

Zweig'ın iki değil üç öyküsünü içeren minik ama tadı büyük bir kitap. Baskısı çok özenli ve okuma keyfine keyif katıyor. Elbette esas keyif Zweig'ın ustalığı, anlatımdaki detaylar, psikolojik betimlemeler.  En çok hangi hikayeyi sevdim onu bile seçemiyorum. >>>

Nazlı Eray

Çok ilginç bir hikaye; dünyanın en güçlü adamıyla evlilik dışı ilişkisi olan bir süperstar bir gece şüpheli şekilde ölüyor Marilyn Monroe'nun bu satıra sığmayacak hikayesi Eray'ı da çok etkilemiş, onu okuyup araştırmaya itmiş ve en sonunda kendi üslubu ve tekniğiyle Marilyn'i Meryem adında Ankara'nın İvedik Caddesi'nde bir evde karşımıza çıkaran bir roman yazdırmış. Roman nasıl mı olmuş? Onu da yazıda bulacaksınız. >>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:

10 Ağustos 2014 Pazar

Renkli Masallar


Şu sıcak, veya manasızca soğuk, yaz günlerinde tatile gidemediyseniz, en azından rutininizi kırıp kendinizi tazeleyemediyseniz gezi kitaplarını deneyin. Ben öyle yapıyorum ve iyi bir gezi kitabının bir roman veya hikaye kadar sürükleyici olduğunu düşünüyorum. Ayhan Sicimoğlu'nun Renkli Masallar adlı gezi/anı kitabını da bu günler için saklamıştım ve sonunda okuyup bitirdim.

Sicimoğlu bir müzisyen, latin müzikleri ve vurmalı çalgılar onun uzmanlık alanı. Birçok insan onu Renkler adlı gezi programından tanıyor. Renkli Masallar ise Sicimoğlu'nun sadece gezi ve anı yazılarından oluşmuyor, içinde denemeler ve kısa öyküler de var. Yani aslında Sicimoğlu'nun kaleminden çıkanların bir derlemesi.

Kitapla ilgili ilk söyleyebileceğim şey müthiş bir malzeme barındırdığı. Hindistan'dan Küba'ya İtalya'dan Fas'a birçok kültür ve ülkeden bahsediliyor. Üstelik Sicimoğlu kitabi bilgilerle gözlemlerini, anılarını harmanlayarak anlatılıyor. Gezip gördüğü yerlere bir turist gözüyle baksa da yerlilerin arasına karışmak, Roma'da Romalılar gibi yapmak Sicimoğlu'nun zevklerinden biri.

Bir gezi kitabında olmazsa olmazlar renkli fotoğraflar. Bu kitapta da bol bol fotoğraf var. Fotoğrafların renkli olması, kitabın arkasında veya ortasında bir bölümde sıkışıp kalmak herine ilgili bölümlere dağıtılmış olması harika. Kitabın boyutu standarttan farklı, kareye yakın bu yüzden fotoğrafları keyifle inceleyebiliyorsunuz. Kısaca baskıya ve düzene tam puan veriyorum.



Maalesef kitapla ilgili söyleyeceğim olumlu şeyler bitiyor. Kitaba konu malzemeye ve baskıyı beğensem de kitaptaki yazarlığın aynı ölçüde güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bir kere Sicimoğlu programındakine benzer şekilde konudan konuya atlıyor. Yazmak insanın dikkatini toplayan bir şey olduğu için en azından cümleler yarım kalmıyor. Yine de yazar bir tema etrafında söylemek yerine bir konudan diğerine geçiyor. Daireler çizmek yerine kestiremediğiniz bir yöne doğru lineer şekilde ilerliyor. Anlatabildim mi?

Beni bir okuyucu olarak daha çok sıkıntıya sokan ise kullanılan yabancı kelimeler oldu. Bazen yabancı bir kültürü anlatırken kelimeleri zorlama şekilde çevirmek yerine olduğu gibi kullanabilirsiniz, bunu anlıyor hatta destekliyorum ama zaten Türkçeye geçmiş jenerik bir kelimeyi nedensizce İngilizce yazarsanız karşı çıkarım. 'Tasarlamak' yerine 'design etmek' gerçekten çok iddialı. Sanki yazım hatası gibi. Bunun gibi de bir sürü örnek var. Bir de Türkçe kelimelerin yanına gereksiz yere İngilizcesini yazma hastalığı var. Yani 'araştırma (survey)' yazmanın okuyucuya vocabulary (!?) dışında ne faydası var? Okuma zevkini bozan bu kirliliği kimse fark etmedi mi gerçekten?

MFÖ'ye 'Sen neymişsin be abi' dedirtenin Sicimoğlu olduğunu biliyor muydunuz? Renkli Masallar'ı okuyunca neden böyle dendiğini anlıyorsunuz. Sicimoğlu'nun elini atıp da yapamadığı şey, girip de adapte olamadığı ortam yok. Karayip adalarında da, Fas'ta da yerlilerden daha yerli. Dalgıçlıktan davulculuğa radyoculuktan kültür elçiliğine kaptanlıktan televizyonculuğa el atmadığı ve başarmadığı iş yok. Aslında bu tip iddialı kişileri itici bulsam da Sicimoğlu'ndaki bir şeyin bunu engellediğini söylemeliyim. Belki hayat enerjisi belki de yaptıklarından zevk alması. Yalnız öykü denemeleri bence başarısız olmuş ve yazı işinde ortalamanın üstünde değil, bu konuda torpil geçemeyeceğim.

3 Ağustos 2014 Pazar

Solaris

Bilimkurgu diyince aklımıza hemen uzaylılar gelir. Bu uzaylıların genelde bizim gibi iki kolu iki bacağı vardır ve sözleri normalden biraz daha iridir. Bir adım ileri gidersek uzaylılar canavara benzer, iri böcekler gibi düşünebiliriz.

Bilimkurgu edebiyattan ne okumalıyım diye araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk kitaplardan biri de Stanislaw Lem'in Solaris'idir. Solaris, Terran gezegeninden gelen insanlar tarafından uzun süredir incelenmekte olan bir gezegendir ve roman da Kelvin'in Solaris'i inceleyen ekibe destek vermek için bu gezegene doğru yaptığı uzay yolculuğu ile başlar. Romanın ilk sayfalarında her şey bir bilimkurgudan bekleyeceğiniz gibi devam eder ve siz uzaylıların uzay istasyonunun koridorlarını istila etmesini beklerken işin aslının farklı olduğunu anlarsınız. Uzay istasyonundakiler ya ölmüş ya çıldırmıştır ya da çıldırmamaya çalışmaktadır. Ortalıkta uzaylılar yoktur, düşmanlar, ani keşifler, tüm dünyanın gözlerini dikkatle diktiği çalışmalar, kahramanlıklar yoktur. Solaris'in neden önemli bir bilimkurgu kitabı olduğunu anlamaya başlarsınız.

Romanın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısında (resimdeki kitap) tam anlar gibi olurken içinde kaybolduğum bir önsözü var. Bu önsözde özetle romanın büyük felsefelere ve psikolojik kuramlara göndermelerde bulunduğu, bunlar hakkında akıl yürüttüğü söyleniyor. Bense bu romanın iki yönünden çok etkilendim. Birincisi yazarın hayal gücü ve yarattığı evren. Solaris plazmaya benzer bir okyanusla kaplı, bu plazma sürekli dalgalanıyor, çalkalanıyor. Bu dalgaların kasın kasılması gibi reaksiyon verdiği fark ediliyor ama neye reaksiyon veriyor, neden ve bu tepki ne işe yarıyor anlaşılamamış. Tüm gezegen tek bir canlı, koca bir tek hücreli gibi. Aynı zamanda canlı mı o da kesin değil. İşin ilginç yanı gezegeni izleyenler bilinçlerinin gerisinde tuttukları sırları, korkuları bir bir karşılarında görüyorlar. Bunlar halisünasyon değil, karşınızda duran eski sevgilinizi yıllar evvel öldüğü halde tekrar öldürebiliyorsunuz ama ertesi sabah her şey baştan başlıyor. Solaris'in gönderdiği bu canlı kabuslar araştırmacıların bir maddeden zehirlenmelerinin sonucu mu? Tamamen psikolojik bir bozukluk mu? Gezegenin bir iletişim kurma şekli mi yoksa savaş yöntemi mi?

Kitabın beni etkileyen ikinci yönü de bu oldu. Tüm bu belirsizlikler karşısında çaresiz kalıyorsunuz. Bir an bu dev plazmanın canlı olduğunu, kendisini araştıranların zihnine girerek onların korkularıyla dalga geçtiğini düşünüyor, sonra bu okyanusun bir bilinci olmadığına, kabuslarda payın okyanus kadar kabusu görenin olduğuna kanaat getiriyorsunuz. Benim için bu romanın en anlamlı noktası da burada yatıyor: Bir gün bir uzaylı görsek kendi bilincimizle onu algılayabilecek miyiz? Onu anlayıp onunla iletişim kurabilecek miyiz? Kendi bilincimizi ve zihnimizi karşılatığımız varlıktan ayrı tutabilir miyiz? Onun hakkında nesnel bir şey söyleyebilir miyiz?


Zihin açıcı, yavaş yavaş okunup sindirilmesi gereken bir roman. Romanın yavaş okunmasını gerektiren bir başka neden de yaratılan evrenin garipliği. Çift güneşli dev bir plazmik gezegenin canlı ve bilinçli olup olmadığını düşünürken somut kabuslarla baş etmeye çalışmak hayal gücünü çok yoruyor. Bir kitabı çok beğensem de genelde kitaptan uyarlanan filmin peşine düşmem. Oysa bu romanı okur okumaz filmleri izlemek istedim, hem de hepsini. Çünkü benden başkalarının nasıl hayal ettiğini, ne anladığını öğrenmeye muhtaçtım. Ne kadar zorlarsam zorlayayım bazı şeyleri tam kavrayamamıştım. Başkalarının kavrayışlarını merak ediyordum. Yukarıda tanıtımını gördüğünüz Steven Soderbergh'in 2002 yapımı Solaris filmini izledim, size de tavsiye ederim.

Kitabın hiç kolay bir dili yok ve zor okunuyor. Bunun bir nedeni bu garip evreni yazarın ana dilinde anlattığı gibi çevirmenin zor olması olabilir. Ayrıca kitabın aslından çevirilindiğinden de emin değilim. İngilizce çevirilerden faydalanılmışa bu da akıcılığın bozulmasına neden olmuş olabilir. Okuduğuma göre Lem kitabın İngilizce çevirisinden hiç memnun kalmamış zamanında.

Özetle bilimkurgunun psikolojik ve felsefik tarafıyla tanışmak ve zihninize egzersiz yaptırmak isterseniz okumanız gereken kitap Solaris. Ben bu kitabı okuduğuma çok memnunum ve bana bir şeyler kattığını hissediyorum. Size de tavsiye ederim.

18 Temmuz 2014 Cuma

Deliduman


Emrah Serbes'in son romanı Deliduman çıktığından beri Gezi romanı deniyor. Evet içinde Gezi var ama sadece Gezi yok. Gezi bu romanın bir parçası ama konusu değil. Bu başkahramanımız Çağlar İyice elçiliğinde anlatılan bir kasaba romanı, dağılmış aile romanı, sevgisizlik romanı, kalbi kırık bir roman.

Hikaye çok basit; Çağlar'ın kız kardeşi Çiğdem Michael Jackson gibi dans ediyor, onun bu yeteneğini tüm kainata göstermek ve ünün zirvesine taşımak için abisi de elinden geleni yapıyor. Bu sırada sağ bir partiden eski belediye başkanı olan dedenin adını da kullanarak Kıyıdere'nin belediye başkanlığını kapan bir dayı, sonradan ruhu hastalanmış bir kadın olduğunu anladığımız bir anne, ateist-komünist-mimar-sorumsuz bir baba… Bu ailede Çağlar herkesten nefret ediyor, dayısından it ve şerefsiz demeden  bahsedemiyor, annesini sevgisizliğiyle hasta ediyor, babasıyla dünya başına yıkılsa konuşmuyor. Bir tek Çiğdem var. Çiğdem'le ilişkisi kardeş ilişkisinden farklı. Kardeş dediğin arada kavga da eder, kıskançlık da yapar, rekabete girer. Burada yaş farkı fazla olsa da garip bir durum var. Sevdiği hatun tarafından da terk edilmiş olan Çağlar sanki tüm sevgisini, tüm ilgisini, bütün benliğini Çiğdem'e adamış. Ancak 9 yaşında sıradan (Çağlar duymasın arıza çıkarır) bir çocuk sevgiye karşılık verebiliyor demek ki.

Aslında evi kendi hayatını gönlünce yaşamak için terk edip gitmiş olan babadan, boş vaatler ve ümitlerle oyalayıp kandıran bir dayıdan, sebepsiz yere terk edip mesajlara bile cevap vermeyen kız arkadaştan başka çok kalp kıran var. Kalbi kırılanlar da bir İyice kardeşler değil. Ya Mikrop? Ya anne? Ya T.C. Sinem Uzun? Sanki bir girdap var, bir kalp kırıklığı diğerlerini doğuruyor, herkes birbirini kırıyor, kırıklar geometrik oranla artıyor.

Çağlar bir direnişçi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. O milyonların katıldığı bir direnişe aidiyet duyamayacak kadar dirençli. Onun kendi gündemi, kendi alemi var. Bazı anlarda direniş onun gündemiyle kesişiyor ama hiçbir zaman gündeminin parçası olmuyor. Sağ belediyeciliğin içinden gelen, yazlık ilçe insanı Çağlar dışardan bakıyor olaylara. Gezi'yi güzellemiyor, direnişi yermiyor. Direnişin özel nedenlerle bitmesini istiyor ama isyanın nedenini sorgulamıyor. Bireylere bakıyor o. T.C. Sinem Uzun'u eleştiriyor, farklılıkları kucaklamak için parka gelip ona apaçi diyenlere içerliyor, onu dinlemeden suçlu ilan edenlere isyan ediyor, müdahale etmeyeceğiz diye diye vatandaşın ağzını burnunu kıran polisle dalgasını geçiyor. Olayların tüm taraflarının saçmalıklarını ve haklılıklarını görüyor.

Serbes'in tüm bunları anlatırken zaman zaman absurde kaçan mizahi bir dil kullanması diğer romanlarındaki dilden biraz farklı olabilir. Kitapta bol küfür var. Nasıl olmasın 17 yaşında bir lise öğrencisi hiç de hayatından memnun olmadığı günleri anlatıyor. Mamafih mi deseydi? Çağlar karakteri romanın anlatıcısı olarak sadece içerikle değil üslupla da şekilleniyor. Geveze başkahramanımız arada hiç çaktırmadan büyük laflar ediyor, okuyucuyu hiç kasmadan, yormadan hayat dersini veriyor. Benim bu romanda en sevdiğim şey anlatım ile karakterin bütünleşmesi, birbirini şekillendirmesi oldu. Bir yazar kendisini anlatsa dahi bunu başarmasının kolay olmadığını düşünüyorum.

Öykü ise kendini okutan bir tempoda büyük sürprizler sunmadan akıp gidiyor. Çiğdem'in dans etme çabası dışında ortak öğesi bulunmayan olaylar silsilesinin bence başı sonu yok. Bu sevgisizlik, yalnızlık ve kalp kırıklığı dolu neşeli geçit töreninden bir kesit.

Bu romandan geriye bende bir hikaye kalmayacak. Çağlar İyice, trajikomik durumlar, üslup ve hüzün hatrımda yer edecek. Deneyin, bu roman belki sizi sarsmayacak, başucu kitabınız olmayacak ama bence seveceksiniz.

10 Temmuz 2014 Perşembe

Açlık Oyunları Üçülemesi



Son dönemim yükselen trendi genç yetişkin (young adult) türüyse onun da parlayan yıldızı Suzanne Collins'in kaleme aldığı Açlık Oyunları serisi olabilir. Son dönemde popüler olan fantezi türünün öğelerini bilimkurguyla karıştırarak sunması da cabası. Çok sürükleyici, yetişkinler için bile etkileyici gibi yorumları okudukça ben de bir şans vereyim dedim. Özellikle macera olsun, kendimi kaptırayım, kafamı boşaltayım istediğim bir dönemde seriye başladım ve uzun süreye yayarak Scholastic Press'ten çıkan baskısından okudum.

1. The Hunger Games (Açlık Oyunları)

Serilerin giriş kitapları hep en güzelidir. Özellikle de ilk kitap piyasaya sunulduğunda diğer kitaplar henüz yazılmamışsa, ilk kitap çok sevildiği için devamının geldiğini anlayabiliriz bence. Bu kitap da kurgusuyla, temposuyla karakterleriyle iyi bir kitap. Kolay bir dili var ve çok çabuk okunuyor. Kendinizi gerçekten kaptırabiliyorsunuz.

Kitap iç savaş sonrası 12 eyaletin üstünde tam tahakkümünü kurmuş olan Capitol'ün düzenlediği Açlık Oyunu'nu anlatıyor. Oyun başkenttekileri eğlendirmek ve eyaletlere 'akıllı olun ciğerinizi sökeriz' mesajı vermek için tasarlanmış. Her sene her eyaletten bir kız bir erkek iki çocuk seçiliyor. O sene özel olarak dizayn edilen arenada hayatta kalmaya ve birbirlerini öldürmeye zorlanıyorlar, sona kalan muzaffer olup eyaletine zengin olarak dönüyor, diğer 23 çocuğun aileleri de dahil herkes bu zalimliği bir festival havasında kutluyor, kutlamak zorunda kalıyor.

Kitapla ilgili en çok sevdiğim şey bu oyunun kurgulanışı oldu. Oyun hem kuralları hem icrasıyla enteresandı hem de Capitol'ün vermek istediği mesajı ve zihniyetini çok güzel özetliyordu. Diğer taraftan kitapla ilgili kaçmış bir fırsat hissi de yaşadım. Böyle yoksulluk, kötülük ve zalimlikle dolu post-apokaliptik bir dünyada ne güzel distopyalar veya ütopyalar yazılabilirdi. Kitap genç okuyucuya hitap ettiği için bu unsurlar teyet geçilmiş, baş kahraman Katniss Everdeen'in ergenlik duygusallıklarına ve Açlık Oyunları'nın adrenalinine daha çok yer verilmiş. Tercihtir, saygı duyarım.

Genç kızlar kendilerini Katniss ile özdeşleştirip çok seviyorlar mı bilmiyorum ama tahmin ediyorum öyledir. Katniss hem isyankar, hem de bunu bilinçli olarak yapmıyor. Hem Gale'e çok güçlü duygular besliyor ama "ona açılmasını" gerektirecek bir aşk duymuyor. Hem Peeta gibi yakışıklı, yetenekli, akıllı ve iyi huylu bir gençle öpüşüp koklaşabiliyor hem de yakın çevresine ve kendisine bunu istemeden yaptığını, yapmaya mecbur olduğunu söyleyebiliyor. Kelimelere dökemiyorum ama henüz kendini hem sosyal hem de cinsel açıdan tam tanıyamamış olan ergenin fanatzilerini süsleyecek bir şey. Hem her ergenin istediği şeyleri yapıyor hem de şartlar gereği bunlardan meshul değil. 

Bu kitap okunur, iyi zaman geçirilir, hatta Açlık Oyunlar hakkında düşünülür.


2. Catching Fire (Ateşi Yakalamak)

Önce şuradan başlayayım bence kitabın adı Türkçe'ye yanlış çevrilmiş. Ateşi yakalamak ne demek yahu? Catching fire alev almak, tutuşmak demek. İlk kitapta Katniss'in bir kıvılcım çaktığı defalarca söyleniyor. İkinci kitap isyanın geliştiği ve su yüzüne çıktığı kitap. Yani Panem'i isyan ateşi sarıyor, Katniss'in çaktığı kıvılcım yangına dönüyor. Kitaba bu adı veren kitabı okumamış mı?

Bu tepkimi gösterdikten sonra kitaba dönebilirim. Her ortanca kitap gibi bu kitabın da başı sonu yok, o yüzden diğerleriyle yarışamaz. Bu kitap [spoiler] zoraki çiftimizin zafer turuyla başlıyor. Zaten ilk bölümler Katniss'in gözünün korkması ve kendilerini bekleyen sonu umutsuzca değiştirmeye çalışmasıyla geçiyor. Ben Katniss'in Peeta'yı gerçekten sevmesi veya sevdiğine halkı inandırması neyi değiştirecek, neden bir kitap boyunca herkesin hayatı buna bağlıymış gibi davranılıyor anlamadım. Hala bunun fazla zorlama olduğunu düşünsem de üçüncü kitapta en azından bir cevap verilmiş.

İkinci diyeceğim de bu kitabın içinizi şişirme ihtimaliyle ilgili. Birincisi Katniss arenaya geri dönüyor. Sanki ilk kitabı tekrar okuyoruz.[spoiler] İkincisi de 400 küsür sayfalık kitabın dörtte biri Katniss'in iç sesiyle, endişeleri, üzüntüleri ve geçmişe dönüşleriyle geçiyor. Ufak bir olay için sayfalarca duygu-durum tahlili okumak pek bana göre değil. İki kitap arasına biraz zaman koymuştum, size de tavsiye ederim.

Kitabın sonunu okuduğumdaysa haksızlığa uğradığımı, büyük fırsat kaçırdığımı hissettim. İsyan beklerken bir baktım ben Katniss'in ergenlik duygusallıklarını, okurken olan olmuş.


3. Mockingjay (Alaycı Kuş)

Son kitap isyanın kitabı. Sonunda 75 yıldır Capitol'ün zulmü altında açlıkla, yoklukla, ölümle mücadele eden eyaletler Capitol ile savaşmaya başlıyor. [spoiler] Katniss evsiz ve yaralı halde 13. eyalette gözlerini açıyor. Hiç istemeden kıvılcımını çaktığı, istemeden sembolü haline geldiği ayaklanmanın maskotu olmaya zor da olsa ikna oluyor. Yine kitabın ilk yarısı yavaş ve hareketsiz. Beni daha çok hayal kırıklığına uğratan tarafı Katniss isyanın alaycı kuşu olmayı kabul edince yaptığı şey makyaj yaptırıp, karizmatik kostümler giyip 'biz yanarsak siz de bizle yanarsınız' gibi büyük laflar etmek olması. Kızımız isyancı ve savaşçı değil de bir televizyon yıldızı. Tek derdimiz 'propo'. Tüm teknolojisini savaş, sağlık ve eğlence alanlarına yoğunlaştırmış olan Panem'de bilgisayarda hazırlayacağı gerçekçi bir animasyonla da Alaycı Kuş'a istediğini söyletemez miydi? Coin'in bakış açısından küçük bir ergen kızı şımartmaya ve liderliği onunla paylaşmaya gerek var mıydı?[spoiler]

Neyse ki kitabın ikinci yarısında hep istediğim aksiyona kavuştum. Aslında aksiyon biraz anlamsızdı, [spoiler] Katniss zaten kendisine söz verilmiş olan Snow'u öldürme işini halletmek için cehennemin içine daldı. [spoiler] Olsun, isyanın reklam yüzü olmaktan bir adım öteye gitmesi benim için yeterliydi. Kitabın finaliyle ilgili aklıma yatmayan çok nokta var. [spoiler] Coin, Katniss'i ortadan kaldırması için gerçekten Peeta'ya mı güvendi? Paralı bir askere kargaşada kafasına sıkıver diyemedi mi? Prim'in ölmesini istediyse bile nasıl oldu da sağlık ekiplerinin askerlerden önce savaş hattına girmesine izin verildi? Katniss nasıl oldu da ölümle cezalandırılmadı? Hatta nasıl oldu da ödül gibi sürgüne gönderilmekle kurtuldu? Bir psikiyatristin 'zaten kafası gidik ben onu tedavi ederim' demesi nasıl yeterli oldu? Snow'la Katniss'i aynı binanın iki farklı kanadına yerleştirip araya iki nöbetçi koymak nasıl bir saçmalıktı? Bin sayfa boyunca ölmesini beklediğimiz Snow nasıl eceliyle öldü? [spoiler]

Final ne kadar acelece yazılmış gibi dursa da, ne kadar sonu tatlı bağlanmaya çalışılsa da bana hüzün verdi. [spoiler] Katniss önceki iki kitapta okuyla öyle atışlar yapmıştı ki olayın gidişatı değişmişti. Bu kitapta da Coin'e fırlattığı ok bir dönüm noktası olabilirdi. Onu vurduğu an kitap bitseydi benim için çok daha etkileyici olurdu.[spoiler]


Genel olarak: Okuduğuma pişman değilim ama övüldüğü kadar da olmadığını düşünüyorum. Açlık Oyunları fikri çok iyi, kurgulanan dünya çok etkileyici olaylara gebeydi ama bence devam kitapları beklediğimi veremedi, o derinlikten uzaktı. 

22 Haziran 2014 Pazar

Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi


Baştan uyarıyorum bu yazı çok sert olacak. Hayata karşı duyduğım öfkeyi bu kitaba patlatacağım. Hunharca, empatiyle filan uğraşmadan, çat çaaat eleştireceğim. Bence yazıyı sonuna kadar okursanız siz de bana hak vereceksiniz.

Kitabımız Robert Greenfield tarafından kaleme alınmış olan Ahmet Ertegün biyografisi: Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi. Gerçek hikayelere ve hayat öykülerine olan ilgim yüzünden bu kitap elime geçince çok sevindim. Burada bahsettiğimiz hayat da öyle böyle değil eğlence ve müzik dünyasının efsanelerini yaratan efsanenin hayatı. Hal böyle olunca hemen okumaya başladım. Kitap 500 küsür sayfa olsa da okumam ayları aldı. Çünkü bu kitap olmamış (Aha başlıyor…).

Aylarca bitiremedim ve zevk almadım çünkü ne okuduğumu anlamadım. Bir kitabın her sayfasında düşük cümle, her sayfasında anlatım bozukluğu olabilir mi? Bir lise bahçesine gidip ''Ahmet açık renk takım elbise ve kravat takmıştı'' cümlesindeki anlatım bozukluğunu sorsam yüzde elli doğru cevap alırım. Peki bir kişinin ifadesi aktarılırken İngilizcedeki noktalama işaretleriyle tümce dizilişini aynen kullanmak nedir? Kimin ne dediği belli olmadığı, gibi kelimenin tam anlamıyla anlamadım paragraflar oldu bu yüzden.

Zaten çevirisi bence çok sıkıntılı. Örnek veriyorum: Ertegün'ün yakın arkadaşlarından biri de Henry Kissinger. Kissinger kitapta devlet bakanı diye geçiyor. Çünkü kitabın aslında 'secretary of state' diyor. Yanlış tabi, Diplomasi diye tuğla gibi kitabı olan, ABD dış politikası tarihine damga vurmuş adamın titrini devlet sekreteri (!?) olarak çevirmek gerekirdi. Dışişleri Bakanı ise olabilecek en yanlış tarcih olurdu.

Tüm bu güzellikler bir de uçsuz bucaksız yazım hatalarıyla süslenmiş. MS Office Word'ün yazım denetim eklentisine güvenerek oluşturulan metinlerde elma ağacı yerine alma ağacı yazılıp gözden kaçırıldığı oluyor. Bu kitapta ise bu bile yok. Direk ''… listelerde Nash'ın 'Teach Your Childern2 şarkısını geride bıraktı'' (s. 317) yazılmış ve kimse düzeltmemiş. Bir değil beş değil. Ortalama her sayfa da bir yazım hatası vardır, eder 400 imla hatası… Oku okuyabilirsen.

Bütün bunların sebebi kitabı çeviren ve yayına hazırlayan ekip olmayabilir, belki de orjinal metin kötüdür. Elbette ben bunu aslını okumadan söyleyemem ama bir cümle yazarı da kitabın aslını da gözümden düşürmeye yetti. İşte o klişelerden cahilliklere koşan epik cümle:
''Bodrumda her gün, ''ekmek, bal, gül reçeli, yoğurt, taze incir, kayısı ve şeftaliden oluşan kahvaltıyla'' başlıyordu. Hala deve sürülerinin ana caddede serbestçe dolaştığı kent merkezine gazete almak için yapılan kısa bir gezinti sonrasında, Ahmet, Mica ve konukları, sipariş üzerine bir gecede gömlek ve panyolon diken terzilere giderler, kilimler ve toplarla pamuklu kumaş satın alırlardı.'' (s. 482)
Şimdi gel de kitapta yazan diğer detayların gerçek olduğuna, yazarın hayal dünyasının ürünü olmadığına inan.

Kitap hakkında Ertegün'ün karakterini yansıtan daha çok anektod olsa daha az teknik bilgi olsa tercih ederdim, jaz sevenler mutlaka okusun, kitap okurken bir de CD yapıp onu dinlemek lazım filan demek isterdim ama bunlara sıra gelemedi. İnsanlar bir kitaba 25 lira verip daha da önemlisi haftalarını ayırıp kitabı okuyorsa kitapta kötü çeviri ve imla hatalarından daha fazlasını bulmalılar. Ahmet Ertegün bu kitabı görse emeği geçenleri tefe koyardı herhalde. Siz de Ertegün'ün hayatını merak ediyorsanız başka bir kitaptan okuyun, okuma zevkinize yazık olmasın.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Şarkını Söylediğin Zaman


İşte uzun zaman önce büyük heyecanla ve umutla okuduğum bir roman. Hem ağırlıklı olarak Ankara'da geçiyor hem de çok okunan İnci Aral'dan okuduğum ilk roman.

Şarkını Söylediğin Zaman 80'lerdeki öğrenci hareketleri arka plana alarak bir aşk hikayesi anlatıyor. Deniz varlıklı ve şehirli bir ailenin tek kızı. Başına buyruk, çekici, güzel, enerjik bir genç kadın. Cihan da taşralı, siyasi olaylara mesafeli, akıllı, çalışkan, Deniz'e hasta bir genç adam. Roman üç bölümde yazılmış. İkinci bölümde bu dönemi okurken romanın genelinde Cihan'ın bu olaylardan onlarca yıl sonra tanıştığı genç araştırma görevlisi Ayşe ile ilişkisini okuyoruz.

Önce sevdiğim taraflarıyla başlayayım. Birkaç garip cümleye rastlasam da Aral'ın anlatımından da zevk aldım. Yazar kişilerin duygularını ve mekanların atmosferlerini okuyucuya yaşatıyor. Siyah Defter, yani 80'lerin  Cihan'ın ağzından anlatıldığı bölümü etkileyiciydi. Romanın geçtiği dönem ve konusu çok şeylere gebe, çok önemli, çok cazipti. Hem 80'lerdeki hem de günümüzdeki Ankara'ya ilişkin tasvirlerse benim çok hoşuma gitti. O konservatuvar binasının piyano şeklini düşünüp taş avlulu üniversite kantinlerini, Bahçelievler'deki o zamanlar bahçeli müstakil evleri okumak çok güzeldi. Bütün bunlara rağmen romandan ne beklediğimi ne de istediğimi alamadım.

Yazarın tasvirlerini beğensem de ilk bölümdeki diyaloglar o kadar yapaydı ki neredeyse okumayı bırakacaktım. Diyaloglar zaman zaman kötü bir dizideki gibi tutuk, zorlama ve gereksizdi. 

Aral'ın romandaki yansımasının Cihan'ın olduğunu düşünüyorum. Çünkü Cihan'ın ağzından olaylar anlatılırken yapılan değerlendirmelerle romanın diğer bölümlerindeki bakış açısı örtüşüyor. Cihan'ın ve bu teorime göre de yazarın gençlik olaylarına bakış açısını beğenmediğim. Karakterlerin hiçbirine de ısınamadım zaten. Deniz'in çekici olsun diye anlatılan halleri bana hiç de çekici gelmedi. Ayşe ise kelimenin tam anlamıyla ruhsuzdu. 

Benim kitabı sevmememin asıl nedeniyse Deniz-Cihan-Ayşe arasındaki bağ oldu. Dikkatli bir okuyucu bu üçlü arasındaki ilişkiyi hemen fark edebilir. Bunun nedenlerinden biri de yazarın umutsuzca bu ilişkiyi sempatik gösterme çabası. O kadar altyapısını hazırlıyor ki siz başınıza ne geleceğini anlamaya başlıyorsunuz. Yazarın tüm çabalarına rağmen ben bu ilişkiyi sempatik bulamadım, hatta kabullenemedim bile. Bence bu aşk üçgeni ne romantik ne de sevimli, resmen travmatik. Hele bu saçma sapan durumun tarafları ilişkiden soğutmaması aksine coşturması bana çok manasız geldi.

Ankara'da geçen bu güzel anlatılmış romanın karakterlerini ve olaylarını sevemesem de pişman değilim.   O döneme ve Ankara'ya dair bir şeyler okumak istiyorsanız tavsiye ederim. Belki siz Cihan'ı sever, romanın sonunu romantik bulursunuz, kim bilir :)

Bkz: 06 ROMAN 00 Ankaralı Romanlar Listesi