19 Kasım 2014 Çarşamba

The Dinner (Akşam Yemeği)


Paul Lohman, eşi Claire, abisi başbakan adayı Serge Lohman ve onun eşi Babette lüks bir restoranda buluşuyorlar. Akşam yemeği boyunca olanlar yavaş yavaş gözümüzün önüne daha büyük bir hikayeyi seriyor. Olay şu: Michel ve Rick kuzenler. Bir gece kafaları güzelken ATM kabininde evsiz bir kadınla karşılaşıyorlar. Kadınla atışınca kadın gençlere küfrediyor, onlar da kadını olası kast ile öldürüyorlar. Bu görüntüler bankamatiğin güvenlik kamerasına yansıyıp televizyonda yayınlanıyor. Yalnız görüntü kalitesi çok kötü olduğundan gençleri kimse tehşis edemiyor, aileleri hariç. 

Şimdi Paul ve Claire oğullarını ve yuvalarını korumak için her şeyi yapmaya hazırlar. Paul için bu akşam aile mutluluğunu korumak neyi gerektiriyorsa onu yapacağı bir mücadele. Paul eşine aşık, oğlu Michel'i çok seven, mutlu ailesini kaybetmekten korkan ve o mutluluğu korumak için her şeyi yapacak bir adam.

Roman boyunca sık sık atıfta bulunduğu bir söz var: ''Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' Tolstoy, Anna Karanina. Paul bu söze o kadar çok inanıyor ki, sizi de inandırıyor. Fakat roman ilerledikçe ve sona yaklaştıkça görüyorsunuz ki Paul'un mutlu ailesi diğer mutlu ailelere hiç benzemiyor. Başka ailelerin parçalanmasına neden olacak davranışlar onları bir arada tutuyor. Başka ailelerin mutluluk için yaptıklarından çok farklı şeyler yapıyorlar. Bu mutlu ailenin hikayesi alıştığımız gibi sevgi, fedakarlık, hoşgörü ve saygıdan oluşmuyor. Aslında bunların hepsi var ama farklı şekilde. Bu ailenin mutluluğu da kendine özgü. 

Bence bu romanın en güçlü yanı karakter gelişimi. Aperatifleri içen dörtlü ile tatlılarıdan sonraki dörtlü arasında okuyucu gözünde dağlar kadar fark oluşuyor. Her bir sayfada başta Paul olmak üzere karakterler adım adım gerçek yüzlerine kavuşuyorlar. Evde film izlemeyi seven, aile üyelerinin özel hayatına itina gösteren, nazik aile babası Paul'un sayfalar ilerledikçe öfke nöbetlerini kontrol edemeyen, kriz anlarında soğukkanlılıkla akla gelmez şeyler yapan bir adam olduğunu anlıyoruz. Üstelik ikisinin de aynı adam olmasından daha doğal bir şey yok, çünkü Paul böyle biri. 

Romanın sabit bir temposu var. Sizi alıp sürüklemiyor ama Paul'un ağzından yazarın anlatımı sarıp sarmalıyor. Bilinmezliğin verdiği gerginlik hep içinizde, okuyorsunuz. Kitabın kurgusu çok iyi. Yap-boz parçaları bir bir önünüze dökülüyor. Tam birini incelemekten sıkılmışken ona yeni anlamlar katacak başka bir parça… Anlatımdaki teknik güzellik kitabı okunur kılıyor.

Tek eleştirim acaba bazı şeylerin abartılıp abartılmadığı. Mesela rahim sıvısı testiyle birinin ileride psikiyatrik bir sendroma sahip olacağı anlaşılabilir mi? On beş yıl öncesine ait test sonuçları geçen yılın sigorta poliçeleri arasında tutuluyor olabilir mi? Bir insan ne kadar ileri gider, ne kadar çok şeyi göze alabilir?

Yine de Herman Koch'un Akşam Yemeği'ni zevkle okuduğum, damakta tat bırakan bir roman. Size de tavsiye ederim. 

Not: Kitabın Türkçe çevirisinin Dünya Edebiyatı serisine dahil olduğunu ve serinin kapak tasarımlarının Avrupa Tasarım Ödülünü kazandığını biliyor muydunuz? Beni de bu kitapla tanıştıran şey kitabın kapağı olmuştu, adamlar haklı.

8 Kasım 2014 Cumartesi

İsveç'te Ne Okumalı?



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?

3 Kasım 2014 Pazartesi

Huzursuz Adam


Yabancı bir memlekete gitmeden önce gideceğim şehirde geçen bir roman araştırırım. Yabancısı olduğum şehirlerle aramda kurgudan da olsa tanışıklık yaratmak, başkahramanın oturduğu kafenin önünden üç gün sonra gelip geçmek hoşuma gidiyor. Stokholm'e gitmeden önce de araştırmalarıma başladım ve bütün yollar Stieg Larsson'a çıktı. Biraz daha zorlayınca Henning Mankell'e ulaştım. Edebiyat sektörünün yükselen yeni değeri İskandinav polisiyesine büyük katkı yapmış, seveni çok olan bu yazarın kitaplarından birini neden okumayayım ki dedim. Üstelik Mankell sadece yazar olarak değil, aktivist olarak da ilginç biri, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Henning_Mankell#Political_views .

Huzursuz Adam da Mankell'in yeni romanlarından, Dedektif Kurt Wallander'in başından geçen mazeraların sonuncusu. Wallander'in kızının bir adamla birlikte yaşamaya başlaması ve genç adamın yüksek rütbeli deniz subayı emeklisi olan babasının bir gün garip şekilde ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Wallander istemeye istemeye aman torunum dedesi, aman bu son deneme diye diye olayı gayri resmi şekilde araştırıyor. Olaylar kısa sürede bir casusluk hikayesine dönüşüyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim bu romanı İsveç'i tecrübe etmeden okusaydım, bir polis başka bir polise dosyası hakkında neden bu kadar bilgi versin ki diye düşünüp her şey bu kadar güvene dayalı ve bürokrasisiz ilerlesine inanmayarak bunu saçma bulurdum. Yalnız İsveç gerçekten bürokrasinin az olduğu, aklın ve güvenin saçma kuralların, formalitelerin ve angaryanın önünde tutulduğu bir yermiş. Yine de bir komiser dünürünün kaybolmasını görevi olmadığı halde bu kadar rahat şekilde soruşturabilir mi, neden olmasın?

Kaybolan dünür romanın bir vehçesi. Diğer yanda da Wallander ve Wallander'in geçmişi, yaşlanması, kendini sorgulaması var. Unutkanlık ataklarıyla karşılaşan Wallander sadece yaşlandığı gerçeğiyle başa çıkmaya çalışmıyor, eski eşi ve ölmek üzere olan eski sevgilisiyle de yüzleşiyor. Torunu vesilesiyle kızıyla olan ilişkisini, onun çocukluğunu, bir baba olarak neleri yapıp neleri yapamadığını da sorguluyor.

Böyle söyleyince kulağa hoş gelse de bu iki damar birbirini baltalıyor. Kaybolan subayın anlattığı casus denizaltılar hikayesi, bulunan ceset, garip arkadaşlar, aile sırları okuyucuya nefes nefese geçecek karmaşık bir polisiyenin müjdesini verir gibi. Yalnız Wallander'in eski eşiyle yaşadığı tartışma, eski sevgilisinin ani ziyareti, torunun doğumu, kızıyla olan diyalogları, unutkanlığı ve başına açtığı belalar polisiye kısmın heyecanını, temposunu öldürüyor. Polsiye içine sıkışan Wallander'in geçmişi ve yüzleşmeleri de bölük pörçük, kısa, duygusuz kalıyor. Komiser Wallander ile yaşlı adam Kurt iki farklı romana ait olmalıyken aynı romana hapsolmuş uyumsuz başkahramanlar sanki. Durum böyle olunca da ortaya ne yaşlı bir adamı anlatan bir dram ne de heyecanlı bir polisiye çıkabiliyor.

Durumun böyle olmasının bir nedeni de Huzursuz Adam'ın Komiser Wallander'in başkahraman olduğu onuncu ve sonuncu roman olması. Daha önceki dokuz romanda başkahramanın başından geçenler, derinlemesine bildiğimiz düşünülen anılar ve ilişkiler onuncu romanda yeni okuyucular için anlamsız ve sıkıcı bir gölge oluşturuyor. Sonuncu roman olduğu için de Mankell Wallander'in hem insan hem de polis olarak hikayesini toparlamaya, bir sonuca vardırarak tabloyu tamamlamaya çalışıyor. Bu yüzden okuyucu casusluk macerasıyla ilgisi olmayan birçok gelişmeyi de sayfalarca okumak durumunda kalıyor.

Özetle Mankell belki de doğru seçim olsa da Huzursuz Adam kesinlikle yanlış seçimdi. Kesinlikle kötü bir polisiye değildi ama son derece heyecansız ve temposuzdu. Ne kadar gerçekçi olursa olsun heyecan olmadıktan sonra polisiye neden okunur ki? Üstelik olay ağır ağır çözülse de aslında çok karmaşık değildi ve romanın sonu açığa kavuştuğunda da büyük bir aydınlanma yaşamadım. Wallander'in özel hayatı ise hiç ilgimi çekmedi ve beni etkilemedi. Belki önceli romanları okumuş olsam ve oradaki olayları, karakterleri bilsem benim için daha ilgi çekici olabilirdi.

Bütün bu nedenlerle bir ayda ancak bitirebildiğim, okumaktan heyecan duymadığım bir kitaptı. Yine de Stokholm ve İsveç hakkında romanda yakaladığım detaylar beni keyiflendirdi. Size de tavsiyem İskandinav polisiyesi seviyorsanız Mankell'in ilk romanlarından başlamanız.

Not: Tamam İsveç diyince aklımıza kar geliyor ama yaz aylarında geçen bir romanın kapağı neden bu kadar karlı?

28 Ekim 2014 Salı

Stokholm'deki Kitapçılar

Yurtdışına çıktınız, bir turist olarak vazifelerinizi yerine getiriyorsunuz. Aklınızda yerlilerin arasına karışıp yapmak istediğiniz ne var? Kitap severler için kitapçıları gezmek olabilir. Belki de gözünüze kestirdiğiniz bir yerde oturup biraz okumak. Yolunuz Paris'e düştüyse kitapçılar için bu yazıya, kitaplar içinse şu yazıya bakabilirsiniz. Stokholm içinse doğru yerdesiniz.

The Science Fiction Bokhandeln


Bilimkurgu, fantazi, çizgi roman… ne tür gerçek üstülük arıyorsanız burada var. Kitapların hemen hepsi İngilizce. İki katlı bu büyük dükkanda sadece kitaplar yok; kutu oyunları, temalı eşyalar (tişört, kupa, takı, çanta, aksesuar, vs.), filmler hatta kocaman Dart Vader maketi bile var.

Tarihi merkezdeki dükkanın adresi: Vasterlanggatan 48, Gamla Stan. Ayrıca Malmö ve Göteborg'da da şubeleri var.
İnternet adresi: https://www.sfbok.se. Sayfa İsveççe ama tarayıcınızın çeviri eklentisi bugünler için var.


The English Bookshop

Kaynak: Lovisa H., yelp.com
Tarihi şehir merkezinde sakin, güzel bir kitapçı. Tüm kitaplar İngilizce. Hem İngilizce yazılan kitapları hem de özellikle İskandinav edebiyatından eserlerin İngilizce çevirilerini bulmak mümkün. Eğer son dönemde yükselen İskandinav polisiyelerine meraklıysanız hazırlanan özel standı beğeneceksiniz. Benim gibi İsveç edebiyatından kısmen habersizseniz yardım isteyebilirsiniz. İlgili ve bilgili görevli zevkinize göre pek çok kitap öneriyor.


Uppsala'da da bir şubesi var. Stokholm adresi: Lilla Nygatan 11, Gamla Stan


İnternet sitesi: http://bookshop.se

Comics Heaven


Çizgi roman sevdalıları için bir dükkan var sırada. Ağırlıklı olarak ikinci el çizgi romanlar satılan dükkanda kitaplar, tşörtler, oyunlar ve posterler de var. Kitaplar genelde fantazi/bilimkurgu türünde. İkinci el kitap satan yerlerde sık karşılaşılan ve bazen de hayatı çok zorlaştıran karılıklık sorunu burada yok. Her şey düzenli ve fiyatları da makul. 


Fotoğrafta gördüğünüz dükkan Stora Nygatan 23, Gamla Stan adresinde. Şubesi yok ama http://www.comicsheaven.se adresindeki sayfadan online alışveriş yapabilirsiniz.

21 Eylül 2014 Pazar

Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman


Bir roman olsun başkahramanı, bir ana olayı, sonu ve başı olmasın. Onun yerine dokuz ilginç öyküden oluşsun. Alman yazar Daniel Kehlmann'ın Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman adlı romanı işte böyle bir kitap. 

İlk öykü sonunda inadını kırarak cep telefonu alan bir adamın başına gelenlerle ilgili. Ona zaten kullanılmakta olan bir telefon numarası tahsis edilmiş ve arayanlardan anlaşıldığı üzere numaranın gerçek sahibi birkaç kadını aynı anda idare eden, deli dolu, ünlü bir adam. Artık hayır ben o değilim demekten sıkılıp arayanlarla konuşmaya başlarsa ne olur?

Sonra o meşhur adamın bir film yıldızı olduğunu anladığımız hikayeyi okuyoruz, hikaye telefonla ilgili değil. Bir aktörün kendisinden başka birini oynayarak gerçek hayatını değiştirmesiyle ilgili. Sonra bir yazarın okuma etkinliklerinden ve çıktığı turlardan sıkılıp uzaklara kaçması kaçarken de yerine başka bir yazarı Orta Asya turuna ikna etmesini anlatıyor. Sonra o geri kalmış Asya memleketine giden yazarın hikayesini okuyoruz. Sonra yazarın yazdığı bir hikayeyi, sonra…

Öyküler birbiriyle ince iplerle bağlanmış gibi. Bir öyküdeki olaylar diğer öyküdeki olaylara etkisi ya yok ya çok az. Kahramanlar birbirlerini çok az tanıyor. Bir diğerinin öyküsü başladığında artık diğerinin rolü bitiyor. Birbirine değen ama birbiriyle iç içe geçmeyen öyküler. Yanyana koyulmuş bulmaca parçaları gibi, veya tuğlalar…

Yine de romanları birbirine bağlayan bir şey var. Bir insan bir anda kendi hayatından kaybolabilir mi? Nasıl olduğunu anlamadan kendi hayatının dışında kalabilir mi? İşte bu romandaki öykülerde böyle oluyor. Bir şekilde kahramanlar kendilerininkinden başka bir hayatı yaşamaya başlıyorlar veya on yıllardır kurdukları hayatın dışında kalıveriyorlar. Belki de güvendiğimiz, asla değişmeyeceğini düşündüğümüz şeyler o kadar da sağlam değil. Daimi olarak bizim sandığımız şeylerin elimizden kayması an meselesi.

Bu ilginç yapısıyle kitap bana farklı bir okuma tecrübesi yaşattı ve kitabı çok severek okudum. Yazarın yalın ve biraz alaycı anlatımı çok hoşuma gitti. Bana şöyle ilginç bir şeyler öner diyecek arkadaşlarım için not ettim. Kendim için de Kehlmann'ın başka bir kitabını daha okuma notunu düştüm.

14 Eylül 2014 Pazar

State of Wonder


Ann Patchett'in Bel Canto adlı romanını okuyup çok beğenmiştim. Yazarın geçtiğimiz yıl çıkan son romanı State of Wonder'ı hemen okuma listeme ekledim. Aldıktan bir yıl sonra sonunda artık zamanı geldi, okudum. 

Roman Amazonlarda geçiyor. Çok ileri yaşlarında bile gebe kalıp sağlıklı bebekler dünyaya getirebilen bir kabilenin sırrını çözerek tüm dünya kadınları için bir ilaç geliştirmek isteyen bir grup araştırmacı ormanın derinliklerine kamp kuruyor. Ekibin lideri, şahsına münhasır, ters, duygusuz, bana ayak bağı oluyorsunuz diyerek telefon kullanmayı bile reddeden bir jinekoloji profesörü. Onunla aynı ilaç şirketinde çalışan başkahramanımız Marina ise bu profesörün eski öğrencisi. Aksi profesörü ikna etmek ve ilaç konusundaki gelişmeleri öğrenmek için Marina'nın oda arkadaşı, Dr. Eckman Manaus'a gidiyor fakat aylar sonra oradan kendisi değil iki satırlık ölüm haberi geliyor.  Neler olduğunu öğrenmek için bu sefer Marina yollara düşüyor ve olaylar gelişiyor.

Roman bir ölüm haberiyle başlayıp sanki her şey çok hızlı gelişecekmiş izlenimi verse de hiç öyle olmuyor. Geçmişe dönüşlerle, duygu-düşünce tasvirleriyle sayfalar ilerliyor. Her adımda ana karakterin duygu dünyasının en derinlerine dalıyoruz. Bir yerden sonra hem okuyuzu hem de Marina için sabır ve beklemek en temel uğraşlar oluyor. İki şey devam etmenizi sağlıyor: yazarın incelikli anlatımı ve merak uhnsurları. Amazonlardan aksi profesörün gizemine, doğurgan kabileden Eckman'ın başına ne geldiğine kadar pek çok şey de merak salıyor insanın içine.

Böyle sayfalar ilerleyip giderken yine de ''Ne oluyor yani? ne anlatıyor bu kadın bana? Olayımız ne?'' demekten kendimi alamadım. Amaçsız, güzel ama dağınık, yönsüz bir öykü gibi duruyordu. Bunu toparlamak için çok iyi bir final lazım diye düşündüm, bütün bunlara bir bütünlük ve anlam katacak beni şaşırtıp düşündürecek bir son. Yazar gerçekten de sürpriz bir son hazırlamış. Aslında final sürpriz değildi bence ama bu sonun gelişimi, zavallı Easter'ın durumu vurucu olmuş gerçekten.

State of Wonder sevmeyi isteyerek okuduğum, yazarın dilinden çok zevk aldığım ama öyküsünü yönsüz ve hedefsiz bulduğum bu yüzden hayal kırıklığına uğradığım bir roman oldu. Bu yaşanmış bir hikaye olsaydı yazarın anlatımdaki gücüne ve çekip çıkardığı öykünün ilginçliğine tam puan verip kitabı başarılı bulabilirdim. Oysa ister istemez kitabı Bel Canto ile karşılaştırıyorum ve çaresizce beklemekten oluşan ve tamamı bir villanın içinde geçen bir rehine öyküsünde bile daha fazla heyecan, daha fazla bir hedefe akan bir roman vardı diye düşünüp State of Wonder'ın puanını kırıyorum.

Maalesef Ann Patchett Bel Canto dışında (ki onun da artık baskısı yok) Türkçeye çevrilen bir yazar değil. Bu nedenle bu kitabın da Türkçeye çevrileceğini sanmıyorum. 

31 Ağustos 2014 Pazar

Hangisini Seçerdiniz? (Mim)

Kitaplarım ve Ben bir mim yazısı yazmış. Kavrama yabancı olanlar için özet: Bir grup soruyu cevaplayıp aynı soruların başka hangi bloglar tarafından cevaplanmasını istiyorsanız onları 'mimlediğiniz' bir blog eğlencesi. İşte o mimlenenlerden biri de benim. Teşekkür ederim. Mim yazılarını pek okumasam da, mim yazısı yazmasam da bu sefer soruları beğendim, neden olmasın dedim.

Hamburg'daki Wunderland isimli devasa maket aleminden
 hayallerimizin dünyası isimli çalışmadan bir detay

Bu mimde iki durumdan birini seçmemiz isteniyor. Seçtiğimiz bundan sonra tek yol oluyor, diğerine tamamen veda ediyormuşuz. Ciddi kararlar yani. İşte cevaplar ve açıklamalar:

1- Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı?
Önce hiç seri okudun mu diye sormanız lazım. Gönül rahatlığıyla tek kitaplar diyorum. Bu seçimimle Asimov'un Vakıf serisine elveda demiş olmak üzücü ama ne yapalım.

2- Sadece kadın yazarları mı yoksa erkek yazarları mı okumak? 
Ben ki en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu diye iki kategori olmasını bile anlamıyorum, yazarları cinsiyetlerine göre ayırmak aklımın almayacağı bir şey. Beni çok zorlarsanız her şeyi bırakır Ursula Le Guin'i seçer cinsiyetsiz bir dünyaya yelken açarım.

3- Kitapçıya gidip kitap almak mı, internet üzerinden kitap almak mı?
Kitapçı gezmenin tadı başka ama bir kitabın etiket fiyatının %50'sinin perakendecinin (kitapçı) karı olduğunu düşünürsek bence internet. Ucuz, zahmetsiz, çeşit bol…

4- Film olan kitapları mı dizi olan kitapları mı okumak? 
Bir kitabın film veya dizi uyarlaması olması benim için bir kriter değil. Bu yüzden (c) hiçbiri veya hepsi.

5- Günde 5 sayfa okumak mı yoksa haftada 5 kitap mı? 
Önce bu sorunun çok kolay olduğunu düşündüm. Hangi kitap sever haftada 5 kitap okuyup raflarında bekleyen o kitapları eritmeyi, listelerini tamamlamayı istemez ki. Yalnız haftada 5 kitap okumak için herhalde o hafta başka hiçbir şey yapmamak gerek. Haftada 5 kitap okursam ne zaman işe gideceğim, uyuyacağım, ailemle görüşeceğim, film izleyeceğim, Kitap Notları için yazı hazırlayacağım, ne zaman temizlik yapıp en zaman alışverişe gideceğim ve hatta yemek yiyeceğim? Sanırım en iyisi günde 5 sayfa ve normal bir hayat. Çok mu gerçekçi oldu?

6- Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak?  
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, ben çok istesem de kurgu yazarı olamam. Öyle bir yaratıcılığım olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden yorumculuğa daha yakınım. Zaten Kitap Notları'nda da bunu yapmıyor muyum? Esas isteğim ise çeviri yapmak. Çeviri işini profesyonel olarak kıvırabileceğimi düşünüyorum. Özellikle de siyaset, uluslararası ilişkiler ve iktisat konulu kitaplara talibim.

7- En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız yeni bir kitabı okumak mı? 
20 kitap kime yeter? Bu ancak bir kabu senaryosu olabilir. Bugüne kadar bir okuduğum kitabı ikinci kez okumadım, okumamayı da tercih ederim.

8- Kütüphanede çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı?
Kütüphane ama dağılan kitapları yerine koymak ve katalog tutmak dışında işlerin olduğu bir kütüphane hayal ediyorum. Söyleşilerin, imza günlerinin olduğu, yeni çıkan kitapları takip eden ve dönemlere veya temalara özel stantların yapıldığı canlı bir kütüphane hayal ediyorum. En çok üye kazandıran üyeye hediyeler, özel günlerde çekilişler, ikinci el kitap satış günleri, bağış etkinlikleri… Projelerimle geliyorum! Oylar BA'ya!

9- En sevdiğiniz türde kitaplar okumak mı yoksa en sevdiğiniz tür hariç diğer tüm türlerden kitaplar okumak mı?
Distopyalar olmasa nasıl yaşanır, anlaşılır bilmiyorum. Sadece onlarla da olmaz, insan bunalıma girip paralel evrenler hayal etmeye başlar. Bir hafta izin verin 3-4 distopya daha okuyayım sonra ağlaya ağlaya vedalaşayım.

10- Sadece fiziksel kitap kopyalarını okumak mı yoksa sadece e-kitap okumak mı?
Kağıt kitaplara romantik bir bağlılık duymuyorum. Yarın kağıt kitaplar yok olsa şaşırıp biraz hüzünlenirim sonra da en iyi e-okuyucu hangisi diye araştırmaya başlarım. E-kitaplar ise hiç hayatımda olmadığı için yok olmalarını fark etmem bile. Önemli olan kitapların zihin açması, yazarların herhangi bir baskıya boyun eğmemesi ve özgün olması, okuyucunun emek vermesi, emeğe saygı duyması.

Ne çok konuştum… Biraz da genç yetenekler Okuma Bahçesi, Rafına Sığmayanlar ve Kitaptan Kaleler konuşsun.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Marilyn, Sahaf Mendel, Ankara İstasyonu...

Mor Kitaplık'ta atıp tuttuklarımı görmediyseniz işte burada:

Selma Fındıklı

Ankara'da geçen, hem Ankara'yı hem de yeni bir devletin kuruluşunu, tarihini anlatan sekiz hikayeden oluşan bir kitap. Renkli karakterler ve canlı bir anlatım… >>>



Stefan Zweig

Zweig'ın iki değil üç öyküsünü içeren minik ama tadı büyük bir kitap. Baskısı çok özenli ve okuma keyfine keyif katıyor. Elbette esas keyif Zweig'ın ustalığı, anlatımdaki detaylar, psikolojik betimlemeler.  En çok hangi hikayeyi sevdim onu bile seçemiyorum. >>>

Nazlı Eray

Çok ilginç bir hikaye; dünyanın en güçlü adamıyla evlilik dışı ilişkisi olan bir süperstar bir gece şüpheli şekilde ölüyor Marilyn Monroe'nun bu satıra sığmayacak hikayesi Eray'ı da çok etkilemiş, onu okuyup araştırmaya itmiş ve en sonunda kendi üslubu ve tekniğiyle Marilyn'i Meryem adında Ankara'nın İvedik Caddesi'nde bir evde karşımıza çıkaran bir roman yazdırmış. Roman nasıl mı olmuş? Onu da yazıda bulacaksınız. >>>


Daha önce yayınlanmış yazılara ulaşmak isterseniz o da düşünüldü:

10 Ağustos 2014 Pazar

Renkli Masallar


Şu sıcak, veya manasızca soğuk, yaz günlerinde tatile gidemediyseniz, en azından rutininizi kırıp kendinizi tazeleyemediyseniz gezi kitaplarını deneyin. Ben öyle yapıyorum ve iyi bir gezi kitabının bir roman veya hikaye kadar sürükleyici olduğunu düşünüyorum. Ayhan Sicimoğlu'nun Renkli Masallar adlı gezi/anı kitabını da bu günler için saklamıştım ve sonunda okuyup bitirdim.

Sicimoğlu bir müzisyen, latin müzikleri ve vurmalı çalgılar onun uzmanlık alanı. Birçok insan onu Renkler adlı gezi programından tanıyor. Renkli Masallar ise Sicimoğlu'nun sadece gezi ve anı yazılarından oluşmuyor, içinde denemeler ve kısa öyküler de var. Yani aslında Sicimoğlu'nun kaleminden çıkanların bir derlemesi.

Kitapla ilgili ilk söyleyebileceğim şey müthiş bir malzeme barındırdığı. Hindistan'dan Küba'ya İtalya'dan Fas'a birçok kültür ve ülkeden bahsediliyor. Üstelik Sicimoğlu kitabi bilgilerle gözlemlerini, anılarını harmanlayarak anlatılıyor. Gezip gördüğü yerlere bir turist gözüyle baksa da yerlilerin arasına karışmak, Roma'da Romalılar gibi yapmak Sicimoğlu'nun zevklerinden biri.

Bir gezi kitabında olmazsa olmazlar renkli fotoğraflar. Bu kitapta da bol bol fotoğraf var. Fotoğrafların renkli olması, kitabın arkasında veya ortasında bir bölümde sıkışıp kalmak herine ilgili bölümlere dağıtılmış olması harika. Kitabın boyutu standarttan farklı, kareye yakın bu yüzden fotoğrafları keyifle inceleyebiliyorsunuz. Kısaca baskıya ve düzene tam puan veriyorum.



Maalesef kitapla ilgili söyleyeceğim olumlu şeyler bitiyor. Kitaba konu malzemeye ve baskıyı beğensem de kitaptaki yazarlığın aynı ölçüde güçlü olduğunu düşünmüyorum. Bir kere Sicimoğlu programındakine benzer şekilde konudan konuya atlıyor. Yazmak insanın dikkatini toplayan bir şey olduğu için en azından cümleler yarım kalmıyor. Yine de yazar bir tema etrafında söylemek yerine bir konudan diğerine geçiyor. Daireler çizmek yerine kestiremediğiniz bir yöne doğru lineer şekilde ilerliyor. Anlatabildim mi?

Beni bir okuyucu olarak daha çok sıkıntıya sokan ise kullanılan yabancı kelimeler oldu. Bazen yabancı bir kültürü anlatırken kelimeleri zorlama şekilde çevirmek yerine olduğu gibi kullanabilirsiniz, bunu anlıyor hatta destekliyorum ama zaten Türkçeye geçmiş jenerik bir kelimeyi nedensizce İngilizce yazarsanız karşı çıkarım. 'Tasarlamak' yerine 'design etmek' gerçekten çok iddialı. Sanki yazım hatası gibi. Bunun gibi de bir sürü örnek var. Bir de Türkçe kelimelerin yanına gereksiz yere İngilizcesini yazma hastalığı var. Yani 'araştırma (survey)' yazmanın okuyucuya vocabulary (!?) dışında ne faydası var? Okuma zevkini bozan bu kirliliği kimse fark etmedi mi gerçekten?

MFÖ'ye 'Sen neymişsin be abi' dedirtenin Sicimoğlu olduğunu biliyor muydunuz? Renkli Masallar'ı okuyunca neden böyle dendiğini anlıyorsunuz. Sicimoğlu'nun elini atıp da yapamadığı şey, girip de adapte olamadığı ortam yok. Karayip adalarında da, Fas'ta da yerlilerden daha yerli. Dalgıçlıktan davulculuğa radyoculuktan kültür elçiliğine kaptanlıktan televizyonculuğa el atmadığı ve başarmadığı iş yok. Aslında bu tip iddialı kişileri itici bulsam da Sicimoğlu'ndaki bir şeyin bunu engellediğini söylemeliyim. Belki hayat enerjisi belki de yaptıklarından zevk alması. Yalnız öykü denemeleri bence başarısız olmuş ve yazı işinde ortalamanın üstünde değil, bu konuda torpil geçemeyeceğim.

3 Ağustos 2014 Pazar

Solaris

Bilimkurgu diyince aklımıza hemen uzaylılar gelir. Bu uzaylıların genelde bizim gibi iki kolu iki bacağı vardır ve sözleri normalden biraz daha iridir. Bir adım ileri gidersek uzaylılar canavara benzer, iri böcekler gibi düşünebiliriz.

Bilimkurgu edebiyattan ne okumalıyım diye araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk kitaplardan biri de Stanislaw Lem'in Solaris'idir. Solaris, Terran gezegeninden gelen insanlar tarafından uzun süredir incelenmekte olan bir gezegendir ve roman da Kelvin'in Solaris'i inceleyen ekibe destek vermek için bu gezegene doğru yaptığı uzay yolculuğu ile başlar. Romanın ilk sayfalarında her şey bir bilimkurgudan bekleyeceğiniz gibi devam eder ve siz uzaylıların uzay istasyonunun koridorlarını istila etmesini beklerken işin aslının farklı olduğunu anlarsınız. Uzay istasyonundakiler ya ölmüş ya çıldırmıştır ya da çıldırmamaya çalışmaktadır. Ortalıkta uzaylılar yoktur, düşmanlar, ani keşifler, tüm dünyanın gözlerini dikkatle diktiği çalışmalar, kahramanlıklar yoktur. Solaris'in neden önemli bir bilimkurgu kitabı olduğunu anlamaya başlarsınız.

Romanın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısında (resimdeki kitap) tam anlar gibi olurken içinde kaybolduğum bir önsözü var. Bu önsözde özetle romanın büyük felsefelere ve psikolojik kuramlara göndermelerde bulunduğu, bunlar hakkında akıl yürüttüğü söyleniyor. Bense bu romanın iki yönünden çok etkilendim. Birincisi yazarın hayal gücü ve yarattığı evren. Solaris plazmaya benzer bir okyanusla kaplı, bu plazma sürekli dalgalanıyor, çalkalanıyor. Bu dalgaların kasın kasılması gibi reaksiyon verdiği fark ediliyor ama neye reaksiyon veriyor, neden ve bu tepki ne işe yarıyor anlaşılamamış. Tüm gezegen tek bir canlı, koca bir tek hücreli gibi. Aynı zamanda canlı mı o da kesin değil. İşin ilginç yanı gezegeni izleyenler bilinçlerinin gerisinde tuttukları sırları, korkuları bir bir karşılarında görüyorlar. Bunlar halisünasyon değil, karşınızda duran eski sevgilinizi yıllar evvel öldüğü halde tekrar öldürebiliyorsunuz ama ertesi sabah her şey baştan başlıyor. Solaris'in gönderdiği bu canlı kabuslar araştırmacıların bir maddeden zehirlenmelerinin sonucu mu? Tamamen psikolojik bir bozukluk mu? Gezegenin bir iletişim kurma şekli mi yoksa savaş yöntemi mi?

Kitabın beni etkileyen ikinci yönü de bu oldu. Tüm bu belirsizlikler karşısında çaresiz kalıyorsunuz. Bir an bu dev plazmanın canlı olduğunu, kendisini araştıranların zihnine girerek onların korkularıyla dalga geçtiğini düşünüyor, sonra bu okyanusun bir bilinci olmadığına, kabuslarda payın okyanus kadar kabusu görenin olduğuna kanaat getiriyorsunuz. Benim için bu romanın en anlamlı noktası da burada yatıyor: Bir gün bir uzaylı görsek kendi bilincimizle onu algılayabilecek miyiz? Onu anlayıp onunla iletişim kurabilecek miyiz? Kendi bilincimizi ve zihnimizi karşılatığımız varlıktan ayrı tutabilir miyiz? Onun hakkında nesnel bir şey söyleyebilir miyiz?


Zihin açıcı, yavaş yavaş okunup sindirilmesi gereken bir roman. Romanın yavaş okunmasını gerektiren bir başka neden de yaratılan evrenin garipliği. Çift güneşli dev bir plazmik gezegenin canlı ve bilinçli olup olmadığını düşünürken somut kabuslarla baş etmeye çalışmak hayal gücünü çok yoruyor. Bir kitabı çok beğensem de genelde kitaptan uyarlanan filmin peşine düşmem. Oysa bu romanı okur okumaz filmleri izlemek istedim, hem de hepsini. Çünkü benden başkalarının nasıl hayal ettiğini, ne anladığını öğrenmeye muhtaçtım. Ne kadar zorlarsam zorlayayım bazı şeyleri tam kavrayamamıştım. Başkalarının kavrayışlarını merak ediyordum. Yukarıda tanıtımını gördüğünüz Steven Soderbergh'in 2002 yapımı Solaris filmini izledim, size de tavsiye ederim.

Kitabın hiç kolay bir dili yok ve zor okunuyor. Bunun bir nedeni bu garip evreni yazarın ana dilinde anlattığı gibi çevirmenin zor olması olabilir. Ayrıca kitabın aslından çevirilindiğinden de emin değilim. İngilizce çevirilerden faydalanılmışa bu da akıcılığın bozulmasına neden olmuş olabilir. Okuduğuma göre Lem kitabın İngilizce çevirisinden hiç memnun kalmamış zamanında.

Özetle bilimkurgunun psikolojik ve felsefik tarafıyla tanışmak ve zihninize egzersiz yaptırmak isterseniz okumanız gereken kitap Solaris. Ben bu kitabı okuduğuma çok memnunum ve bana bir şeyler kattığını hissediyorum. Size de tavsiye ederim.