5 Eylül 2016 Pazartesi

Küçük Şeylerin Tanrısı


Bazı kitaplar vardır adını, yazarının adını hep duyarsınız. Küçük Şeylerin Tanrısı ve Arundhati Roy da benim için öyleydi. Hele Roy, Mahatma Gandhi'nin kastçı, sınıfçı olduğunu söyleyip dünyayı ayağa kaldırınca yazar ve en meşhur kitabı iyice aklıma yerleşti. Kitabın 1997 yılında Man Booker Ödülü'ne layık görüldüğü dışında da bir şey bilmeden kitabı edindim. Yazın en sıcak günlerinde ne okusam diye kitaplığımı karıştırırken kitabın arka kapağındaki yasak aşk ifadesi gözüme takıldı. Egzotik bir aşk hikayesi okumak ümidiyle okumaya başladım.

Allah için egzotik bir kitap. Oryantalist mi bilmem ama buram buram Hindistan kokuyor. Nemini, sıcağını, böceklerini, olgun meyvelerini, kalabalığını ve diğer şeyleri teninizde hissediyorsunuz. Roy'un çok güçlü bir anlatımı var. Mesela bende Roy'un yeteneği olsaydı ''çok güçlü'' gibi sıkıcı bir tamlama kullanmadan daha çarpıcı şekilde ifade ederdim bunu. Mesela polisin düdük sesini ''çeliktizi'' diye tarif eder, detaylardaki başarımın bir örneği olarak otobüsteki metal tutacakların elde bıraktığı ekşi kokudan bahsederdim. 

Roy'un edebi dilinin lezzetini almamda İlknur Özdemir'in payı çok büyük. Çeviri, tek meziyeti İngilizce bilmek olmayan, gerçek bir edebiyatçının elinden çıkmış. Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sını da özellikle İlknur Özdemir'in çevirisinden okumuştum ve ziyadesiyle memnun kalmıştım. Genel bir kural olarak herhangi bir kitabın birkaç çevirisi varsa Özdemir'inkinin okunması gerektiğini düşünüyorum artık.

Diğer taraftan kitabı bir ayda zar zor okudum. Kitabın 80. sayfasına geldiğimde kitabın başkahramanı olan ikizlerin sandığımın aksine ayni cinsiyetten olmadıklarını anladım. Üstelik o dakikaya kadar kadın mı erkek mi olduklarını anlamamıştım, anlamadığımı da fark etmemiştim. 120 sayfaya geldiğimde ise hala olaylar başlamıştı. Roman detaylar, gözlemler ve daha fazla detaylar denizi olarak devam ediyordu. Tasvir içinde kalmıştım. Geriye dönüşlerden başım dönmüştü. Roy'un edebi dili de olmasa çekilmezdi. Son 100 sayfada nihayet olay şekillenmişti, o noktada kitabı benim için bambaşka bir şey yapacak şok bir son kurtarabilirdi. Yalnız her şeyi tahmin etmek çok kolay oldu, yazar da saklamaya çalışmamıştı, sürpriz son olmadı.

Küçük Şeylerin Tanrısı'nı okuduğuma memnun oldum ama kolay veya sürüyleyici veya dili dışında etkileyici değildi. Seveni de çok aslında, belki siz de seversiniz.

9 Ağustos 2016 Salı

The Time of the Doves (Güvercinler Gittiğinde)


Geçen sene bu sıralar okuduğum ama hem Türkçe tercümesi olmadığından hem de Türkiye'de satılmadığından yazmadığım kitaplar oldu. Oysa kitapları da sevmiştim. Aylar geçip de kitapların bende tortu bıraktığını fark edince yazmaya giriştim. The Time of the Doves'un artık Türkçeye çevrilmiş olduğunu da görünce bir an önce bu yazıyı yayınlamam şart oldu.

The Time of the Doves, The Pegean Girl ve In Diamond Square isimleriyle de Katalancadan İngilizceye çevrilmiş, sürgün Katalan yazar Merce Rodoreda'nın romanı. Asıl adı La plaça del Diamant. Yazarın en iyi eser, Katalan edebiyatının en önemli örneklerinden biri sayılıyormuş. İspanya İç Savaşı öncesi ve sonrasını kapsayan dönemde Barselona'da geçiyor. Kahramanımız Natalia içine kapanık, naif, kendi halinde bir kız. Roman bu genç kızın Quimet adında kıymeti kendinden menkul, egosu yüksek, zora da gelemeyen, bence esasen sevmeyi de bilmeyen bir adamla tanışmasıyla başlıyor. Sonra başka heyecanlar, annelik, fakirlik, savaş, güvercinler, çaresizlik, mücadele... Romanın sonunda kendi küçük dünyasına yaşayan özgüvensiz kızdan hayata karşı kendi duruşunu oluşturmuş, çevresini algılayan olgun bir kadına dönüşüyor Natalia.

Bilinçakış tekniğinin kullanıldığı romanlar hep gözümü korkutmuştur. The Time of the Doves çekincelerimi boşa çıkardı. Edebiyatından çok hoşlandım. Garip şekilde sürükleyiciydi, okumak rahattı.

Kitabı okuma nedenlerimden biri de Barselona hakkında bir şeyler öğrenmek, bir duygu yakalamaktı.  Kendi dünyasında yaşayan Natalia'dan Barselona, dönem, yaşantı veya hakim düşünceler hakkında pek bir şey öğrenmek mümkün olmadı. Yine de Katalan hayatı ve kültürü hakkında detaylar vardı.

Bu romanı okumaya karar verdiğimde Türkçeye çevrilmemiş olduğunu görmüştüm, okuduktan sonra da neden çevrilmemiş ki diye hayıflanmıştım. Bundan 1 yıl sonra Alef Kitap'ın romanı Güvercinler Gittiğinde adıyla çevirdiğini fark ettim. Çevirisi nasıl olmuştur bilmiyorum ama kitabın kendisi gayet okunası bilin isterim.

28 Temmuz 2016 Perşembe

Ölümüne Adalet


En sevdiği dizi House of Cards olanlar el kaldırsın! Favori dizim House, M. D. olabilir ama House of Cards dahil siyasi gelirimin, entrikanın pek çok halini severim. David Ellis'in yazıdğı Ölümüne Adalet isimli roman da siyasi gelirim ve yolsuzluk temasına sahip. Good Reads'te aldığı 5 üzerinden 4'e yakın puan ve Ellis'in Edgar Ödülü sahibi olması kitabın görüş alanıma girmesini sağladı. Biraz araştırınca David Ellis'in bir savcı olduğunu ve romanında anlattığı gibi bir valinin hüküm giymesini sağladığını gördüm. Elbette hemen okuma listeme ekledim.

Ölümüne Adalet, Senatör Almundo'yu bir yolsuzluk davasında savunan ve başarılı da olan kahramanımız Jason Kolarich'in davada tanık olmaya zorladığı adamın vurulmasıyla başlıyor. Katili bulmak için kolları sıvadığında kendini daha da büyük bir projenin içinde buluyor; şebekenin içine sızıp savcılık için dinleme cihazı taşımak gibi büyük bir proje hem de. Romanın orijinal adı Breach of Trust yani köstebeklik yapmayı anlatan bir kitap için son derece uygun. Ölümüne Adalet de Kolarich'in adalet ve gerçek peşinde canını tehlikeye atması ve yolsuzluk şebekesinin kendisini rahatsız edenleri öldürmesi karşısında manasız değil. Ama orijinal isme göre çak daha gerilimli, kanlı, aksiyonlu bir çağrışımı var. O yüzden güzel tercih diye düşünülebilir. Bence değil. Çünkü gerçekçi olmayan bir algı yaratıyor. Ölümüne Adalet deyince ateşlenen tabancalar, patlayan arabalar akla geliyor. Fakat kitapta iki sahne dışında elle tutulur aksiyon yok. Gerilim ise aksiyon eksikliğini örtecek kadar yüksek değil.

Ellis'in gerçek hayatta da benzer şeylerle uğraşmış olması romana güzel bir gerçekçilik katmış. Roman birinci tekil kişinin ağzından anlatılıyor. Esprili bir dili var. Biraz da bunun etkisiyle Jason kolay empati kurulacak, sevilebilecek bir karakter. Cesareti, dürüstlüğü, uzun boyu da cabası. Siyasi yolsuzluk ise en azından benim ilgimi çeken bir konu.

Kitabın çevirisi fena değil. Yalnız kitabın sonlarına doğru imla hataları yoğun şekilde görünmeye başlıyor. Sanki güzel güzel çevrilmeye veya kontrol edilmeye başlanmış da sonlara doğru bu iş yetişmeyecek denip acele edilmiş.

Avukatların pis işlere bulaştığı macera/polisiye/gerilim kitapları seviyorsanız size Belalı Avukatlar başlı yazımda anlattığım The 500 (500) ve The Firm (Şirket) romanlarını tavsiye ederim. Maalesef Ölümüne Adalet üçü arasında rahatlıkla sonuncu gelir.

14 Haziran 2016 Salı

The Secret Life of Bletchley Park


Bir pazar sabahı miskince oturmuş çayın demlenmesini ve ekmek almak için dışarı çıkan kahraman kişinin dönmesini bekliyordum. Hafta içi manasız yere (bkz. ders çalışmak yerine yapılan saçma hareketler) 2016 yılında oturup 2014 Oscar Töreni'ni izlemiştim. Oradan aklımda kalan filmleri Youtube'a yazmaya başladım. Bir baktım ki The Imitation Game'in ''full hd'' karşımda. Gerçek hikayelere bayıldığım için İngiltere'nin II. Dünya Savaşı sırasında Enigma başta olmak üzere düşman kriptolarını kırmak için oluşturulmuş merkezi Bletchley Park'ta Alan Turing'in yaptıklarını ve eşcinselliğinin ortaya çıkışıyla başına gelenleri anlatan bu filmi de izlemeye başladım.

Film bitince fark ettim ki Bletchley Park'ı anlatan bir kitap almış neredeyse bir yıl önce. Filmi zevkle izlesem de bazı gerçekçi olmayan noktalar dikkatimi çekmişti. Ardından izlediğim yorumlar da filmin olayı çarpıttığını söylüyordu. Ben de Alman ve Japonların kriptolu mesajları nasıl çözüldü, düşünen makinelerin temeli nasıl atıldı, ortam nasıldı gibi soruların cevabını bulmak için Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park adlı kitabını okumaya başladım.

Kitap 24 kısa bölümden oluşuyor. Bazı bölümler Bletchley Park'ın nasıl kurulduğu, ilk çalışanların nasıl seçildiği ile ilgili. Sonraki bölümler hem biraz kronolojik gelişmeleri anlatıyor hem de Bletchley Park'taki sosyal ve kültürel hayat, Bletchley Park'ın savaşa etkisi, İngiliz şifre çözücülerin müttefiklere bakış açısı gibi konulara değiniyor. Son bölümler ise savaşın bitişi, Bletchley Park çalışanlarının barış zamanı hayatlarına geçişi ve Bletchley Park'ın geride bıraktığı miras meselelerini ele alıyor. 

McKay kitabı yazarken sık sık eski Park çalışanlarının ifadelerine başvuruyor. Anlatım  çoğu zaman ''Gazi X o günleri şöyle anlatıyor. Şimdi de Lady Y ise bakın ne diyor...'' şeklinde devam ediyor. Kitapta şifre çözümüne veya üretilen teknolojiye dair en ufak teknik bilgi verilmiyor. Sanki yazar o işi hiç anlamamış, anlamaya da hiç zahmet edememiş gibi söz o noktaya geldiğinde ''son derece zor şifreler'', ''karmaşık hesaplamalar ve titiz çalışma'' gibi genel geçer sözlerle konuyu geçiştiriyor. 

Ayrıca sık sık Bletchley Park'ın Alman Enigması'nı çözmesinin II. Dünya Savaşı'nı 2 yıl kısalttığı söylense de pek başka bir değerlendirme yapılmıyor. Mesela diğer ülkeler şifre kırma konusunda ne gibi çalışmalar yapıyordu, Bletchley Park onlara kıyasla ne açılardan üstündü gibi konulardan hiç bahsedilmiyor. Genelde anektotlara dayanan kitap Bletchley Park'ın magazini gibi de diyebiliriz.

Kitabın analitik bir yapısı olmaması bölümler içinde konuların bazen dağılmasına bazen de kitap boyunca aynı şeylerin tekrar tekrar anlatılmasına neden olmuş. Dili kolay anlaşılır olsa da bu nedenle ve kitapta beklediklerimi bulamamanın da etkisiyle kitabı okumakta çok zorlandım. 322 sayfalık kitabı 2 ayda bitirebildim.

Özetle Sinclair McKay'in The Secret Life of Bletchley Park'ı çok ilginç bir konuyu işliyor, enteresan estantaneler sunuyor. Yalnız kitabın zaman zaman tekrara düşmesi, teknik ve tarihi analizden yoksun oluşu, bu açıdan Bletchley Park magazininden öteye gidememesi hayal kırıklığı yaratıyor.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri



Gary Small özellikle yaşlanma üzerine çalışan, araştırmacı bir psikiyatrist. Eşi Gigi Vorgan ise senaryo yazarlığı ile uğraşıyor. Bu ikilinin tecrübesi ise Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nde toplanmış. Kitap 15 kısa hikayeden yani vakadan oluşuyor. Her bir bölümde bir hasta Dr. Small'un karşısına çıkıyor, ilginç vakaya tehşis konuyor ve bölüm çıkarılacak ders veya akılda kalması istenen bilginin tekrarlanmasıyla son buluyor.

Vakaların bazıları çok ilginçken bazılarını ilk paragraftan tahmin edebiliyorsunuz. [spoiler] Örneğin kolunu kesmek isteyen adam veya evden çıkmaya korkan adam çok ilginç vakalardı. Sosyopat koca ise daha tanıdıktı. Hatta o kadar tanıdıktı ki bir arkadaşımın eski erkek arkadaşının sosyopat olduğuna karar verdim. Zaten bir sıkıntı olduğunu ilk günden hissetmiştim![spoiler]

Kitabın hoş bir özelliği, her bir vakada Dr. Small'un doktorluk kariyerinin farklı bir aşamasını görmemiz. bu açıdan kitap sadece psikiyatrik vakalar kadar bir psikiyatristin duygu ve düşünceleri ile başından geçenleri de (mesela kıdemlileri alttan alma, üniversitede bir pozisyon bulma veya araştırmasına destek arama) anlatıyor.

Dr. Gary Small ve Gigi Vorgan
Kaynak: http://www.drgarysmall.com/gary-and-gigi/
Bir Psikiyatristin Gizli Defteri'nin amacı insanın zihninin de rahatsızlanabileceğini, bunun doğal ve çözülebilir bir sorun olduğunu, asla utanılmaması gerektiğini anlatmak. Yani kitap bir farkındalık yaratma, psikiyatri konusunda bir genel kültür yaratma projesi. Bu açıdan psikiyatri hakkında geniş kapsamlı ve detaylı bilgiler almayı ya da sorunlara çözüm önerileri bulmayı umuyorsanız, bu kitap size göre değil.

Kitabın çok sade ve akıcı bir dili var. Yorgunken, zihniniz doluyken veya ağır bir şeyler okumak istemediğinizde okuyabileceğiniz bir kitap. Belki çok heyecanlı ve sürükleyici değil ama kolay okunduğu için de çabucak bitireceğinizi tahmin ediyorum.

Bence bu kitap mutlaka okunması gereken bir kitap değil ancak ne çok boş beleş bir şey okumak ne de kendinizi yormak istediğimizde tercih edebileceğiniz bir kitap. Kolay okunması ve aklınızda iki satır da olsa bilgine bir şey katabilecek olması da artıları.

14 Mart 2016 Pazartesi

Seyrek Yağmur


Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı'nın son romanı. Bu yılın 8 Ocak'ında piyasaya çıktı. Sanırım ben de iki gün sonra kitap fuarından satın aldım. 

Seyrek Yağmur Rıfat'ın başından ve aklından geçenlerden oluşan bir anlatı. Rıfat hayatın kıyısında duran bir hikayeye dahil olamayan bir kitapçı. Hayatı geçiyor ama sanki o yaşamıyor, seyrek yağmurun damlaları aynı kaba damlamıyor. Biz de bu kitapta o damlaları/anları görüyoruz.

Temadan da anlaşılacağı üzere kitap kısa, bazen birkaç satırlık anlatılardan oluşuyor. Bunlar birbirinden kopuk, tamemen anlamsız olmayan ama bir bütün de meydana getirmeyen parçalar. Roman size Rıfat'ın hayatını seyrek bir yağmura benzetişini, bir hikayesi olmadığı fikrini yaşatarak gösteriyor.

Bıçakçı'nın onu çok seven bir okur kitlesi var ve bu roman da hevesle bekleniyordu. O yüzden şimdiden internet aleminde pek çok yorum bulmanız mümkün. Benim anladığım pek çok okurunun hevesi kursağında kalmış. Tam olarak yaşanan bu. Bu hoşnutsuzluk sadece ikinci bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz olmadı diye mi oluştu?

İlla ki bu beklentisi karşılanmadığı için üzülen okuyucular olmuştur ancak ben Seyrek Yağmur'un topallayan başka bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bazı yazılar sanki o finaldeki afilli cümle için girizgah olarak yazılmış. Bazıları parçalar tam anlamlı gelirken yeniden anlaşılmazlığa savrulmuş. Romanın parçalanmış anlatımından değil bu sıkıntım. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'yı da okumuş, o parça parça anlatımı, herkesin askıda kalışını, öykünün yavaş yavaş oluşmasını ama tamamlanmayışını sevmiştim. Oysa bu sefer parçalar sanki bir romanda altı çizilmiş satırların derlemesi gibi. Hani bilmediğiniz bir konuda kitabın sadece altı çizili yerlerini okursunuz da bir şey anlamazsınız ama o satırların önemli olduğunu da bilirsiniz ya, öyle. Bu his içinde ne Rıfat'ı anlayabildim, ne neden hayatının bir seyrek yağmura döndüğünü idrak ettim, ne kendimden bir şeyler buldum. Hatta 100 sayfalık kitabı okuyamadım, okumam bir aydan uzun sürdü.

Seyrek Yağmur'u okumayı düşünüyorsanız bir kitapçıya gidin ve rastgele bir sayfasını okuyun. Böyle ortasından okudum, konuyu bilmiyorum, gösterge olmaz diye düşünmeyin. İlginç şekilde tüm kitap boyunca sabit şekilde o tadı alacaksınız kitaptan.

2 Mart 2016 Çarşamba

Birand: Bir Ömür Ardına Bakmadan


Mehmet Ali Birand hep popüler bir gazeteci olmuştur. Ben yaşım nedeniyle belki de neden bu kadar popüler olduğunu anlayamamıştım. Efsanevi 32. Gün günlerini bilmiyorum, o zamanlar neden bahsedildiğinden anlamayacak kadar küçüktüm. CNN Türk ve Kanal D'deki anchorman'lik performansı ise beni etkilemedi. Bu yüzden de Birand'ı biyografisi okunması gereken mühim bir isim olarak görmedim.Yine de Can Dündar'ın kaleme aldığı Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan isimli Birand biyografisini okudum ve fikrim değişmedi. Yalnız bu kitapla Birand'ın neden bu kadar popüler olduğunu anladım.

Can Dündar şu sıralar çok daha önemli başka gazetecilik faaliyetleriyle gündemde olsa da belgeselleri ve biyografik çalışmalarıyla ünlü bir isim. Aynı zamanda Birand'ın öğrencisi ve iş arkadaşı. Kitap boyunca Birand'ın şanslı ve şanssız anlarına şahit oluyorsunuz. Bence Can Dündar gibi bir ismin biyografisini yazabilmiş olması Birand'ın şanslı anlarından. Çünkü Dündar son derece güzel iş çıkarmış.    Öncelikle kitap çok akıcı. Bir seferde hiç yorulmadan 70-80 sayfa okuyabiliyorsunuz. Dündar belki de metin yazarlığının getirdiği yetenekle konuşur gibi kısa cümleler kullanmış. Paragrafları 4-5 cümleden oluşuyor. Bu sırada da okuduğunuz kesinlikle yavan bir metin değil. Güzel benzetmeler, yerli yerinde kullanılmış deyimler ve güçlü ifadelerle dolu. 


Dündar'ın anlatımında beğendiğim başka bir nokta da çok yakın olduğu halde Birand'a objektif yaklaşmaya çalışması oldu. Pek çok yazar özellikle konusu olan kişiyle tanışıyorsa, o biyografi için tanışmış bile olsa o kişiyi yerli yersiz övmekten geri duramıyor (Örnek: Güral'ın Tornası). Dündar ise Birand'ın kötü bir aile babası olduğunu kıvırmaya çalışmadan söylüyor, bazen gazetecilikle ilgili tercihlerini eleştiriyor, yöneticilikteki başarısızlığının üstünü kapatmaya çalışmıyor.

Birand'ın hayat öyküsüne dönersek; yer yer etkileyici bulsam da genel olarak çok çarpıcı bulmadım. Yukarıda bahsettiğim gibi kitap Birand'ın neden popüler olduğunu anlamamı sağladı; 1960 darbesi,  Kürt meselesi, AB ile ilişkiler gibi daha önce diğer gazetecilerce çokça işlenmemiş konuları işlemesi, dünyada hangi lider ve önemli kişi varsa hepsiyle röportaj yapmış olması Birand'ı bu kadar popüler kılmış çünkü gündemi takip eden değil belirleyen işler çıkarmış. Aynı zamanda kitabın dönemi anlatması ve gazetecilik gibi bilmediğim bir dünyanın detaylarından bahsetmesini de ilgi çekici buldum. 

Özetle, Birand: Bir Ömür, Ardına Bakmadan'ın konusu ilginizi çekerse anlatımdan yana şüpheniz olmasın alıp zevkle okuyun.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Kötü Şöhretim


Kötü ŞöhretimKate Manning'in kaleminden 19. yüzyıl sonunda New York'ta geçen bir tarihi roman. Romanın esin kaynağı 1800'lerin ikinci yarısında New York'ta yaşamış Ann Trow Lohman, nam-ı diğer Madam Restell, adında kürtaj ve doğum kontrol hizmetleri de sunan bir kadın hastalıkları uzmanı. Ann Trow Lohman 40 yıl boyunca New York'un en seçkin ve zengin hanımlarına hizmet verdikten sonra 67 yaşında bir ahlak polisinin çabalarıyla yargılanmış, hüküm günü intihar etmiş.

Fazlasıyla özet geçtiğim bu hayat kahramanımız Axie Muldoon'un hayatıyla hemen hemen aynı. Axie'yi Lohman'dan ayrıran şey sokaklarda büyümüş, kardeşleri başka ailelere evlat verilmiş, annesini bir doğum sonrası bakımsızlık yüzünden kaybetmiş İrlandalı bir kız olması. Yazarın Axie'ye farklı bir geçmiş yaratması birçok fonksiyonu yerine getirmiş. Birincisi doğum kontrolünün olmamasının acısını çeken çocuklardan olan Axie'nin ebelik kariyerine anlam kazandırmış. İkincisi Axie'nin çalışkanlık, cesaret, inatçılık, güvensizlik, gösterişçilik ve tatlı sözlerle kolay manipüle edilmesi gibi kişilik özelliklerine çok güzel bir çerçeve sağlamış. Üçüncü olarak Axie'nin fakir İrlandalı sokak çocuğu geçmişi toplumun iki yüzlüğü ve kadınların doğurganlıklarını kontrol edememeleri nedeniyle çektikleri acılar temalarını güçlendirmiş.


Manning romanı Axie'nin ağzından yazarak Lohman'ın bilinmeyen iç dünyasını olumlu bir şekilde yeniden yorumlamış. Zamanın gazete haberleri ve mahkeme kayıtlarındaki nefrete varan olumsuz söylemin aksine onu doğru bildiğini yapan, şefkatli, inatçı, cesur biri olarak yansıtmış. Bunu yaparken de çok ince noktalara değinmiş. Mesela onu ahlaksızlık ve katillikle suçlayanların arasında 15 kişiyi intihara sürüklemekle övünenlerin, himayesi altındaki kızlara tecavüz edenlerin, metresleri kürtaj olsun diye Axie'ye binlerce dolar teklif edenlerin olması… Ya da ebelik ve kadın doktorluğu işinin mutlaka sınırlı sayıdaki üniversite eğitimli doktor tarafından yapılmasını savunanların asıl amacının rekabeti ortadan kaldırarak çok para kazanmak olması… Kadınların eğitim alamadığı, hizmetçilik ve hayat kadınlığı dışında bir iş yapamadığı bir ortamda kadınların bedenleri üzerindeki kontrolü tamamen kaybetmiş olması ve ortalıkta onların hakkını koruyacak kimsenin de bulunmaması…

Roman gereğinden falza uzun olsa da ve ara sıra tekrara düşse de son derece akıcı ve kolay okunuyor. İmla hataları okuma zevkini önemli derecede bozmuyor. Türkçe çevirisine çok emek verildiği belli ancak yine de ara ara metin çeviri kokuyor.

Özetle, Kötü Şöhretim'in hem konusunu hem konunun işleniş şeklini beğendim. Kate Manning sadece Lohman'ın hayatını değil dönemin toplumunu da araştırarak çok emek vermiş. Ufak tefek aksaklıklarına rağmen sürükleyici anlatımıyla zevkle okunacak bir roman. Tabi kürtaj karşıtı değilseniz.



Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için KRP Yayıncılık tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim. 

18 Şubat 2016 Perşembe

Face Paint: The Story of Makeup


Bir gün Helena Rubinstein ile Elizabeth Arden arasındaki düşmanlığa varan hararetli rekabet hakkında bir şeyler araştırıyordum. Aradığımı internette bulamadım, tespit ettiğim kitaplarsa ya erişemeyeceğim yerlerdeydi ya da çok pahalıydı. İnternete makyajla ilgili bir şey yazıp da Youtube'un güzellik guruları dünyasına düşmemeniz imkansız. İngiliz makyöz Lisa Eldridge de Youtube kanalı olanlardan. Ben de beğendiğim ama okuyamadığım kitaplardan birinin yazarı olan Madeleine Marsh ile Lisa Eldridge'in yaptığı bir röportajı onun kanalında izledim. Tadı damağımda kaldı, bir umutla Eldridge'in kitabını aldım.



Face Paint: The Story of Makeup esas olarak iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kırmızı, siyah ve beyaz teması etrafında geçmişten günümüze dünya medeniyetlerinde güzellik algısı, makyaj uygulamaları, kozmetik ürünler ve bunların o toplumun kültürüyle bağlantısı anlatılıyor. Bu bölüm ara sıra ilginç bilgiler içerse de (mesela uzak doğuda dişleri siyaha boyamak çok önemli bir uğraşmış bir zamanlar) genel olarak batı merkezli, yüzeysel ve bu yüzden de düşük tempolu kalıyor.

İkinci bölüm bildiğimiz anlamda kozmetik sektörünün gelişimini anlatıyor. Belki de benim aradığım türden şeyler bu bölümün başında yer aldığı için ben ikinci kısmı daha çok sevdim. Yalnız ikinci bölümün ikinci kısmı ruj, allık, rimel, pudra gibi makyaj malzemelerinin gelişimini anlatırken daha önceki bölümleri tekrara düşmekten kurtulamamış gibi geldi. Ayrıca yazar pek çok yerde en heyecanlı yeri atlamış gibiydi; örneğin sinemada özel efekt için kullanılan bir malzemeden bahsederken nasıl olduğunu söylemeden konuyu işte bu da daha sonra kadınların günlük makyaj çantasına girdi diyip geçiyordu. 


Kitabın baskısı, fotoğrafları harika. Özellikle eski kozmetik ürünlerini, reklam ve makyaj örneklerinin resimlerini uzun uzun inceledim. Bazı fotoğraflarda fotoğraf altı yazısı yoktu, bazıları ana metinden alınmış bir cümleydi ve fotoğrafı yeterince açıklamıyordu; bu konuda da daha iyisi olabilirdi diye düşünüyorum.

Face Paint fotoğrafta gördüğünüz gibi ana metnin içine yerleştirilmiş kutucuklarla doluydu. Bu bölümlerdeki bilgileri çoğu zaman ana metinden daha ilgi çekici buldum. Yalnız metnin sık sık kutularla bölünmesi okuma ritmimi çok bozdu.

Özetle konuyu, kitabın bir kısmını be fotoğrafları beğendim ama metnin yüzeyselliği ve sık sık kendini tekrar etmesi benim için hayal kırıklığı oldu. Eldridge'in kitabının tanıtımını yaptığı bir videosunda aslında anlatmak istediği çok şey olduğunu ancak kitabı kısaltmak zorunda kaldığını ve çok zorlandığını söylüyordu. Ben yine de Eldridge'in bütün anlatmak istediklerini 200 küsür sayfaya sıkıştırmaya çalışırken hata yaptığını düşünmüyorum. Bence Eldridge okuyucusuna yeterince güvenmemiş, daha teknik, daha detaylı ve daha tarih kokan bir kitabı kaldıramayacağını düşünmüş. Keşke okuyucusuna biraz daha güvenseydi. Ya da belki o haklıdır ve benim Madeleine Marsh okumam gerekiyordum.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Sardunya Kokan Kadınlar


Zaten kadın öykülerine bir ilgim var. (Bakınız: Kadının Adı Yok, Kadın Öykülerinde Ankara, Feminizmin ABC'si, Feminizm, Altın Defter, Kendine Ait Bir Oda ve henüz yazmadıklarım.) Bir de Sardunya Kokan Kadınlar'ın telif geliri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na bağışlandığını fark edince elbette okudum.

Mine Engin Tekay'ın kısa öykülerinden oluşan bu kitap bir iki istisna dışında kadınların ezilmişlik hikayelerini anlatıyor. Sadece fiziksel şiddeti değil hor görülmenin, önemsenmemenin, emeğini sömürülmesinin, fakirliğe mahkum edilmenin psikolojik şiddetini konu ediniyor. Kitapta hem herkese karşı tek başına ayakta kalan kadınları hem de dayanamayıp kendini boşluğa bırakanları buluyorsunuz. Bu açıdan yazar geniş bir yelpaze sunuyor.

Yalnız öykülerin kapsayıcılığını örseleyen bir şey var: Öykülerdeki kadınların profili genelde birbirine benziyor. Ben en yakınlarının tacizine uğramış bir kız çocuğunu, lezbiyen olduğunu herkesten saklamaya çalışan genç kızı, bir hayat kadınını, çok çalışıp terfi edemeyen beyaz yakalıyı ve diğer kadınları da okumak isterdim. Yine de yazarı bu açıdan yeremiyorum çünkü bazı öykülerden açıkça anlaşılabildiği gibi bunlar yazarın kendisinin yaşadığı veya etrafında gözlemlediği şeyler. Engin Tekay her kahramanını ve onun acısını içinde hissederek yazmış. Belli ki Sardunya Kokan Kadınlar biraz şundan biraz bundan denerek oluşturulmuş bir proje değil, yazarın yüreğinden kabarıp taşanların eseri.

Kitapla ilgili tek eleştirim yazarın pekmez gibi bal gibi üslubuna. Aslında kafiyeli, şiir gibi, güçlü bir anlatımı var öykülerin ama bu öyle edebiyatlı bir tarz ki… öykülerin iç burkan atmosferi ve yer yer kendini tekrar eden paragraflarla birleşip iyice ağırlaşıyor. Bir kaşık yerseniz çok güzel ama iki üç kaşık yiyemiyorsunuz, içiniz bayılıyor. Üstelik yazar çoğu hikayeyi birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına rağmen bu karakteristik anlatımını hiç değiştirmiyor. Kahramanımız çocuk, kalbi kırık bir yaşlı kadın veya genç bir anne de olsa sanki hep aynı kişi konuşuyor.

Özetle Engin Tekay'ın içinden geçenleri cesaretle anlatmış olmasını, duyarlılığını, duygusunu okura geçirebilmesini beğendim. Ah bir de daha sade, hepsinden de önemlisi öykülerin kahramanlarına uyan daha gerçekçi bir dili olsaydı...


Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Net Kitap tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim.