16 Şubat 2015 Pazartesi

Kadının Adı Yok

Kapaklar değişiyor ama kitaptakiler değişmiyor.

Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesinden önce, #sendeanlat kampanyasından çok önce bir roman okumuş ve bir türlü istediğim gibi bir yazı yazamamıştım. Yazdıklarım ya çok uzun sürüyordu ya da anlatmak istediklerim içimde kalıyordu. Olanlardan sonra yazdığım kadarıyla yayınlıyorum. Çünkü asla sözle anlatamayacağım şeyler olduğunu kabul ettim. Buyrun:

Bu sözü kaç kere duydunuz? Bir kadına şiddet haberi, bir namus cinayeti vakası… Hemen manşetler; ''Kadının Hala Adı Yok'', ''Kadının yine adı yok''… Duydu Asena'nın 'olay romanı' Kadının Adı Yok'un ne kadar meşhur ve ne kadar az anlaşılmış bir kitap olduğunu gösterecek onlarca örnekten biri bu. Çünkü Kadının Adı Yok'ta gerçekten baş kahramanın adı yok. O Ayşe, Fatma, Melis, Burcu… Bir kadın işte.

Duygu Asena romanında şehirli, orta sınıf bir ailenin büyük kızının çocukluğundan orta yaşın sonuna kadar geçirdiği değşimi, kendini tanıma ve gerçekleştirme macerasını, toplumla mücadelesini anlatıyor. Annesi ve kız kardeşi başta olmak üzere diğer kadınların da hikayelerini de zaman zaman okuyucuya aktarıyor. Birinci tekil kişili ve şimdiki zamanlı anlatımda bilinçakışı tekniği hakim. Bu başta alışılmışın dışında olsa da bence adapte olmak zor değil. Anlatım son derece akıcı. Yalnız anlatım için güçlü veya yetkin diyemeyeceğim. Bazı duyguları çok güzel aktarsa da az sayıda olmayan anlatım bozuklukları veya yanlış kullanımlar göz ardı edilemeyecek cinsten.

Şimdi bu edebiyat dersi kısmına geçip işin heyecanlı yerine gelelim. Kadının Adı Yok 1982 yılında ahlak bozucu bulunup yasaklandığına göre acayip erotik bir kitap mı? Ne gibi terbiyesizlikler var içinde? Sayfalarından erkek düşmanlığı mı akıyor? Kadınlara erkeksiz yaşamanın sırlarını mı veriyor? Yoksa yüce ahlaki değerlerimizi ayaklar altına mı alıyor? Erkeklerin bu kitabı okumasına gerek var mı? Okusa anlar mı?

Bir kere bu kitapta cinsellik var, başkahramanın tek derdi cinsellik, o erkekten o erkeğe ne biçim iş diyenler televizyon dizisi izlemiyorlar herhalde. Kitapta detaylı anlatılmış sevişme sahnesi, çıplaklık, hiçbir şey yok. Bence zamanında müstehcenlik kitabı yasaklamak için bir bahane olarak kullanılmış. O gün ve halen kitabın cinselliği ele alışından rahatsız olanlarsa aslında bir kadının cinsellik konuşmasından rahatsız oluyorlar. Sanmıyorum ki bir erkek romancı bir erkek kahramanın ağzından bir kadını çok çekici bulduğunu, kadının bazı hareketleri yüzünden doyuma ulaşamadığını veya arzu duymadan sevişmenin bir çeşit aldatma olduğunu söyleseydi müstehcenlikle suçlansın. Bir kadının erkeklerin erkekliğine toz konduracak şekilde cinsel isteklerinden (fantazilerini kastetmiyorum), ihtiyaçlarından, tecrübelerinden (yine detaylardan bahsetmiyorum) veya düşüncelerinden bahsetmesi belli ki o zaman da rahatsızlık yaratmış, şimdi de yaratıyor.

İkincisi kitap erkek düşmanlığı pazarlamıyor. Romandaki bütün erkekler canavar değil. Başkahramanımız mutluluğu erkeksiz bir hayatta bulmuyor. Kadınların mutsuzluğunun tek müsebbibi de erkekler değil. Aksine çevresindeki mutsuz kadınları kolaya kaçmakla suçladığı oluyor. Bu düzende erkeklerin de yalnız ve doyumsuz olduğunu söylüyor. Başkahraman eşit ve sevgi dolu bir eşe büyük hasret duyuyor, hatta onu tamamlayan bir eş olmadan tamamen mutlu olamayacağını, özgürlüğün bedelinin asla yalnızlık olmaması gerektiğini söylüyor. Eğer kadının bir erkekle kendisi arasında bir seçim yapması gerektiğinde kendisini, özgürlüğünü seçip o erkekten ve toplumun başarı/mutluluk normu olarak sunduğu şeylerden vazgeçebilmesi erkek düşmanlığıysa evet, biraz öyle.

Bu roman sanıyorum meseleyi bir kadın meselesi olarak görmek ve tek taraflı değerlendirmekle eleştirilmiş. Kadına eziyet edip onu maldan da aşağı görmenin erkeklerin değil tüm toplumun ürettiği bir sapkınlık olduğunu kabul ediyorum. Diğer yandan romanda anlatılan taciz, istismar, eziyet vakaları hiç abartılı değil hatta az bile. Bunlar o zaman da gerçekti şimdi de gerçek. Bu vehametin yaşandığı ortamda bu romanı yazacak cesareti bulmuş birine bir de çok yönlü bak demek biraz ekmek bulamazken pasta istemeye benzemiyor mu? Belki de bu cesaretten ötürü biraz torpili hak ediyordur bu roman. Daha iyi olabilirdi ama bence bu da iyi.

Kadının Adı Yok'u en çok erkekler okumalı bence. Ergenlik döneminde nasıl "erkek" olunacağını çözmeye çalışan zavallı küçük erkekler okumalı. Annelerinin, kız kardeşlerinin, sıra arkadaşlarının, müstakbel sevgililerinin nasıl bir cehennemde yaşadığını görmeli. Bir aynada kendine bakmalı, ben de o adamlardan mı olacağım, yoksa başka davranmaya en azından gayret mi edeceğim diye sormalı. Belki kadınların bazı şeyleri neden öyle yaptığını daha iyi anlar. Belki o da daha mutlu, doyumlu bir erkek olur.

Korkmayın okuyun, erkekseniz kesin okuyun.


11 Şubat 2015 Çarşamba

Evin Hanımı

Evin Hanımı İrlandalı yazar Alice Taylor'ın kaleminden çıkmış bir kasaba-aile öyküsü. İrlandalı kadın yazar diyince aklıma Meave Binchy ve Colotte Caddle kitapları ile ''sıcak'', ''aile'', ''sevginin gücü'', ''mücadele'', ''hayatın zorlukları'', ''güçlü kadın kahramanlar'' gibi kelimeler canlanıyor. Taylor da bu çigzinin dışında kalmayan bir roman yazmış.

Romanımız üç koldan yürüyor: evin babası ölünce aksi gelin tarafından satılmaya karar verilen aile çiftliğinin kaderi, kasabaya açılması planlanan ama kasabanın papazının karşı çıktığı okul ve çiftliği satılmak üzere olan aileye düşman olan Conway'lerin Kitty'nin başındaki bela. Romanın başında hikayeyi Mossgrove'un teyzesi Kate'in gözünden mi yoksa evin minik kızı Nora'nın gözünden mi izleyeceğimizi şaşırıyoruz bu kısmı atlattıktan sonra roman akıcı ve kolay diliyle sizi sürüklüyor. Bir oturuşta onlarca sayfa okumanız işten değil.

Taylor çok basit ve pastoral bir hayatı tadını çıkara çıkara anlatıyor. Kendisi de kasaba hayatının parçası olduğundan belki de kasabayı ve doğayı bir şehirlinin romantizmiyle değil de özgün bir zevkle aktarıyor. Sanırım romanın en sevdiğim taraf doğa tasfirleri ve köy hayatının detayları oldu.

Romanın sevdiğim bir başka özelliği de karakterler oldu. Kimisi anlamsızca iyi, kimisi anlamsızca kötü olsa da Peter ve Nora kardeşler ile birkaç karakterin daha gelişimini beğendim. Yazarın karakter yaratmada fena olmadığını düşünüyorum.

Romanla ilgili hayal kırıklığım ise bahsettiğim üç kolun birbirinden bağımsız şekilde sonuca bağlanması oldu. Ben bir şekilde üç izleğin birbirine bağlanacağını, Kitty'nin Conway'lerin çiftliği satın alma planlarını değiştireceğini, çiftliğin okul binası olarak kullanılacağını ya da çok daha kıvrak bir sona varacağımızı sanmıştım. Bu haliyle romanın kurgusunu fazla basit hatta biraz acemice buldum. Sanki her şey gerçekte olmayacak şekilde kolayca ve rastlantısal şekilde çözülüverdi.

Kitapla ilgili bir başka eleştirim de kitap kapağı ve baskısıyla ilgili. Kapak ne kadar albenili olsa da romanla çok ilgisiz. Evin Hanımı hizmetçilerle dolu bir köşte zarif bir hanımı çağrıştırıyor olsa da bu romandaki ev battaniyelerin pire tozuyla temizlendiği bir ev, hanım da sabahları inek sağıyor. Yani bu incili, güllü kapak sanıyorum roman okunmadan hazırlanmış. İmla ve baskı hataları da görmezden gelinemeyecek kadar fazlaydı. Okuma keyfini bozdu.

Eğer Binchy veya Caddle kitaplarından hoşlanıyorsanız bu kitaptan da hoşlanabilirsiniz. Kafanızı yormayacak pembe bir kitap arıyorsanız ama çok da aklı bir karış havada olmasın, ayakları biraz yere bassın istiyorsanız da bu kitabı okuyabilirsiniz. Hoş vakit geçirtecek bir kitap ama okumazsanız da çok şey kaybetmezsiniz.



Not: Bu kitap Kitap Notları'nda yer alması için Orkinos Yayınları tarafından gönderildi. Yorumlarımın objektif olmasına özen gösterdim. Hem gönderi hem de anlayışları için teşekkür ederim.

9 Şubat 2015 Pazartesi

İçimden Geldi


Kim Enver Aysever'in son romanı Bu Roman O kız Okusun Diye Yazıldı'yı okumak ister? Hem de imzalı bir baskıdan? Ben istedim ve siz de istersiniz diye düşünerek size de bir tane aldım. İsteyenlerin birden fazla olacağını düşünerek iki hafta sonra 24 Şubat günü yapacağım çekilişin talihlisine kitabı hediye edeceğim. 

Çekilişe katılmak için Enver Aysever'in en sevdiğiniz romanını veya romanları hakkında ne düşündüğünüzü, Aykırı Kumpanya'yı izleyip izlemediğinizi, Aykırı Sorular'ı takip edip etmediğinizi,  en sevdiğiniz Aykırı Sorular bölümünü veya herhangi bir yorumunuzu e-posta adresinizle birlikte yorum olarak bırakmanız yeterli. Mesela ben Aykırı Soruları izlerdim ama hiç romanını okumamıştım. Aykırı Kumpanya o kadar yazarlarla ve edebiyatla doluydu ki son romanını da okumak istedim.

Kitap Notları'nı Google Friend Connect üzerinden takip etmeniz veya sağ üst köşede gördüğünüz ''Beni yorma, e-posta gönder'' kutucuğundan e-posta listesine dahil olmanız şart yoksa mükerrer katılımı engelleyemem.

Yorumlarınızı bekliyorum, kazananı 25 Şubat günü bu yazının altında açıklayacağım!

*Eğer Kitap Notları'nı e-posta yoluyla takip ediyorsanız ''anonim'' seçeneğiyle e-posta adresinizi belirterek yorum bırakabilirsiniz.

**E-postanızı sağ üst köşede ''Beni yorma e-posta gönder'' yazan kutucuğa yazıp posta kutunuza gelecek olan aktivasyon linkine tıklayarak e-posta yoluyla Kitap Notları'nı takip edebilirsiniz.




KAZANAN comert44@gmail.com oldu. Ona hemen e-posta atıyorum. Katılanlara da teşekkür ediyorum!

12 Ocak 2015 Pazartesi

LGBTİ Edebiyatta

Edebiyatımızda az gördüğümüz şeyler var; mesela İstanbul dışındaki şehirler, distopik öğeler, eşcinseller, travestiler... Ayşe Kulin'in yazdığı bir seri roman ile LGBTİ kendine popüler edebiyatta yer bulmuş olsa da böyle şeyler sık olmuyor. Durum bu olunca yakın zamanda kahramanı LGBTİ bireyler olan iki roman okumam yetmiyormuş gibi ikisinin de cinai romanlar olması ilginç bir tesadüf oldu. Ben de yazayım dedim.

Çocuklar ve Canavarları - Ahmet Tulgar


Çocuklar ve Canavarları bir mafya babasını vahşice öldüren yazar Sarp Kaya'nın teslim olmasıya başlıyor. Onu sorgulayan isimsiz komiser kısa sürede cinayeti çözmekten çok Sarp Kaya'nın kendisiyle, onun anlattıklarıyla ve kendisiyle ilgilenmeye başlıyor. Roman boyunca hem Sarp Kaya'nın hem de komiserin hikayesini okuyoruz. Bu roman hakkında Mor Kitaplık'ta bir yazı yazmıştım, dilerseniz detayları oradan okuyun. Ben şimdi kitaptaki eşcinsel unsurdan bahsetmek istiyorum.

Eşcinsellik romanın tam orta yerinde değil ama roman için önemli. Aile, sevgi, anne-baba gibi kavramları sorgulayan bir roman bu. En yoğun eleştirisini de topluma yöneltiyor. Onun kısır değerlerinden, yok eden baskısından, ailelerin yarattığı travmalardan bahsederken eşcinselliğe yer vermek kaçınılmazdı herhalde. Onlara yaşatılanlar çok şeyi tetikliyor romanda.

Yazının başında eşcinsellere ve diğer cinsel kimliklere edebiyatta ne kadar az yer verildiğini söylemiştim. Bu romanı okurken bu durum yüzünden gafil avlandım ve kendimden utandım. Sarp Kaya'nın sevgilisi olacak erkeğe markette rastladığı sahneleri okurken başta kesinlikle anlamadım. Şort, terlik dedikçe aklımda mini şortlu ve parmak arası terlikli bir kadın canlandırdım ama başka detaylar hiç o kadına uymadı. Diğer insanın da bir erkek olduğunu anlayınca yazar o mumları başkası için alıyor, hazırlığı bu sahnede olmayan bir kadın için yapıyor diye kendimi ikna ettim. Heteroseksüellikle şartlanmış beynim bir erkeğin başka bir erkeği beğenebileceğini almadı!

Romanın sevdiğim bir özelliği eşcinselliğin kendine diğer her şey gibi doğal ve sıradan yer bulması oldu. Ne kınan, ne küçük görülen, ne de acınan bir şeydi. Büyük olay hiç değildi.

Huzur Cinayetleri - Mehmet Murat Somer


Bir travesti; başarılı, güzel, güçlü… Bir televizyon programına çıkıyor ve programı izleyen biri ona kafayı takıyor. Onun gibi etrafa huzursuzluk veren pisliklerin huzurunu bozarak ders vermeye niyetli. Ya kahramanımız bu katili bulacak ya da tek tek etrafındakiler canından olacak.

Bu korkunç hikayesine rağmen roman esprili, hafif, rahat bir atmosfere sahip. Çok fazla zorlukla mücadele edip çok acı çeken insanlarda dirençten gelen bir neşe vardır ya, sanki bu roman da öyle. Hayati tehlikeyle yaşayan, basit şeyler için herkesten çok mücadele etmesi gereken LGBTİ insanların neşesine benzer bir şey sanki.

Somer'in LGBTİ dünyasının neresini ne doğrulukta aktardığını bilemiyorum. Romanda klişeleri besleyecek şeyler var; travestilerin ''ayol, nonoşum'' gibi kelimelerle konuşması gibi. Ancak açık bir zihnin bu romanı okuduktan sonra travestileri ve diğer kimlikleri ''daha normal'' görebileceğini düşünüyorum. Çünkü romandaki travestiler ve transeksüeller sapık değil, saldırgan değil, hatta gündüz vakti sokakta simli makyaj ve fosforlu mini etekle dolan insanlar bile değil. Aksine neşeli tipler, aralarında iyiler de var kötüler de. Hepsi bir hayatta kalma mücadelesi içinde. Onlarla dostluk eden, çalışan, onlara güvenen kısaca kalıcı ve normal ilişkiler kuran ''normal'' insanlar da var.

Bu roman hakkında detaylı atıp tutmadım ama özetle eğlenceli bir kitap. Size kurguda yaratıcılık veya dil kullanımında yetkinlik sunmaz belki ama hoş zaman geçirtir.


LGBTİ temasının geçtiği diğer bazı romanlar için şu listeye bakabilirsiniz. Listede Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu gördüğüme şaşırdım çünkü bu romanı okudum hatta burada hakkında atıp tuttum ama bu yönünü hiç fark etmemişim. Listedeki İki Genç Kızın Romanı (Perihan Mağden) ve Üç Aynalı Kırk Oda (Murathan Mungan) da kitaplığımda okunmayı bekleyenlerdendi. Artık okudukça onlar hakkında bilahare yazarım.

4 Ocak 2015 Pazar

Sevmenin Zamanı



Sevmenin Zamanı 40'ların İstanbul'unda tıp öğrencisi olan Frida ve İsmail'in aşkını ve II. Dünya Savaşı sırasında başa gelenleri anlatan bir roman. Hikayemiz iki gencin tanışmasıyla başlıyor, ilişkileri gelişip çeşitli zorluklara katlanırken biz fonda Yahudi düşmanlığı, yokluk, savaş ve gerilim dolu bir siyasi ortamı izliyoruz.


Liz Behmoaras kahramanlarının dilinden kıyafetlerine, gazete manşetlerinden günlük hayatına, şehrin sokaklarından yiyeceklere kadar birçok detayla 70 yıl öncesini canlandırıyor. Yazar tüm dünyada faşizmin güçlendiği bir dönemde Türkiye'nin bağışık olmadığını, Yahudiler başta olmak üzere gayrimüslimlerin neler yaşadığını en duymak istemeyenlerin bile dinleyebileceği yumuşaklıkla hatta biraz da aşkın gölgesinde bırakarak anlatıyor. Çoğu manipülatif olsa da tarih kitabı çok ancak yakın tarihe ait romanlar pek az. Sevmenin Zamanı'nın o az sayıdaki dönem romanlarının güzel bir örneği olduğunu düşünüyorum. Behmoaras'ın hem dönemin İstanbul'u, siyaseti ve toplumu hakkında hem de tıp ve eğitimi hakkında çok araştırma yaptığı da belli. Çok danışmış, çok öğrenmiş, takdir ettim. 


Diğer taraftan roman adıyla kahramanlarıyla buram buram bir aşk romanı gibi de kokuyor. Keşke böyle olmasaydı. Keşke roman Frida ile İsmail'in tutuk aşkı yerine Şulman ailesinin başından geçenleri anlatan bir tarihi roman olsaydı. Zira ben Frida ile İsmail'in aşkını ne anladım ne de o aşka inandım. Bu iki genç birbirinden ne buldu? Tabi ki "nedensiz de sevilir" diyebilirsiniz ama bir okuyucu olarak da beni böyle bir aşkın olduğuna inandırmanız gerekir. Çünkü çiftimiz arasında tutku yok, buluşunca siyasetten, kariyer planlarından bahseden iki genç var. Hele İsmail'in soğuk, kaba, bencil halleri yok mu? Böyle mi olur aşık adam? Galiba beni İsmail soğuttu bu aşktan. Yazar ne kadar İsmail'i şefkatli, idealist, güzenilir gibi gösterse de ben hiç öyle düşünmedim. Frida'nın kimliği yüzünden çektiği sıkıntıları önemsemeden söylediği densiz şeyler, hep kendini önde tutarak planlar yapması… Hepsini geçtim ne kadar idealist ve mükemmeliyetçi olursa olsun mesai arkadaşına kızınca kaltak diye bağırmasını sevemem. Yazarın aptal aşık gibi bunları sevimli gösterme çabası da üstüne tüy dikti.

Kitapla ilgili ikinci eleştirim de tıp eğitimi ve pratiği hakkında verilen detayın bolluğu. İki kahraman da tıp öğrencisi olunca dersler, hocalar, hastalıklar, hastaneler gibi şeyler hakkında bilgi verilmesi normal. Yalnız bu detaylar sayfalar tutup romanın ana konusundan sapıp bir nevi ders notuna döşünce işin tadı kaçıyor. Gerçekten anatomi dersindeki bir kesi işleminin nasıl ve ne için yapıldığını, kahramanımızın günlük hayatını anlatmak için konu edinilmiş bir muayenede şüphelenilen hastalığın belirtilerini ve tedavi seçeneklerini ve buna benzer bir sürü şeyi bilmemize gerek var mıydı? Yazarın bu tercihini  konuyu özümseyememiş ama ezberlemiş çalışkan bir öğrenci gibi sınavda sayfalarca yazmasına benzettim. Kimisi bu detayları sevebilir ama benim okuma tempomu düşüren bir unsurdu.

[spoiler] Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim; romanın sonuna doğru gelişen kürtaj olayının kurgudaki rolü veya kurguya katkısı neydi? O bölümü çıkarsak hiçbir şey değişmezdi gibi geliyor bana. [spoiler]

Yine sevdiğim taraflarını az, beğenmediğim taraflarını çok anlattım. Siz bana bakmayın, aşk romanı değil de dönem romanı olarak gayet güzel bir eser. 

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'te Neler Oldu Neler!



OCAK
15     Doğumunun 112. yıl dönümünde Nazım Hikmet anısına İstanbul'daki Sanatçılar Parkında bir anıt açıldı. İki Kıtaya Nazım Hikmet Köprüsü adını taşıyan anıtı Kars'ta yıkılan İnsanlık Anıtı'nın da heykeltraşı olan Mehmet Akyol tasarlamış. Anıtın açılışını Yaşar Kemal yaparken sunuculuğu Enver Aysever üstlenmiş.

17  İhsan Oktay Anar'ın son romanı Galiz Kahraman raflara çıktı. Her romanı büyük heyecanla beklenen romancının Yedinci Gün'den kısa süre sonra çıkan bu yeni romanı tahmin edilen heyecanı yaratmadı gibi geldi bana.



ŞUBAT
19  İstanbul Anadolu Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesi ilk kez korsan kitap için hapis cezası verdi.


MART
11  Ekmek almak için sokağa çıktığı sırada bir polis tarafından kafasından gaz fişeği ile vurulan 14 yaşındaki Berkin Elvan 269 gün komada kaldıktan sonra vefat etti. Söyleyeceklerim bu kadar.


NİSAN
18    Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez zatürre yüzünden hayatını kaybetti. Daha önce de hakkında sık sık öldüğü dedikodusu çıkan yazarın okuyucuları haber yine asparagas çıksın istedi ama bu kez büyülü gerçekçilik öksüz kaldı.






MAYIS
13  Soma'daki madende büyük bir facia yaşandı. 301 işçi öldü. Günler süren çalışmalarda ve sonrasında yaşanan skandallar birbirini izledi. Emile Zola'nın kömür madenindeki korkunç şartları ve isyanı anlattığı Germinal adlı romanın yazıldıktan onlarca yıl sonra hala güncel olduğu anlaşıldı.



HAZİRAN
4    Açlık Oyunları romanında asi Katniss'e minnettarlık ve otoriteye sessiz bir isyan anlamına gelen üç parmak selamı Tayland'da askeri darbe karşıtları tarafından kullanılmaya başlandı. 

20    Emrah Serbes'in Gezi Direnişi'ni kendine sahne tutan romanı Deliduman raflardaki yerini aldı. Büyük ilgiyle karşılanan roman Selim İleri'nin de övgüsüne mahzar oldu. İleri gazete yazısında ''Bütün kıskançlığımla başarınızı kutlamak zorundayım. Deliduman bugünün romanı. Şimdinin romanını yazmak, bence hayli zor. Hiçbir şeyin ödeşmesi yapılmamış. Siz bu çetinceviz sorunu yenmişsiniz.'' dedi. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

25    Türk edebiyatının öncü öykücülerinden Sait Faik Abasıyanık'ın ölümünün 60. yılında onun anısına bir müzik-edebiyat buluşması hazırlandı. Yazarın hayatının büyük bölümünü geçirdiği Burgazada'da prömiyeri yapılan eseri Fazıl Say besteledi.



27     ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Hard Choices adlı bir anı kitabı yazdı. Kitabın satışı Çin'de fiili olarak yasaklandı. Çinli yayınevleri kitabı çevirmeyi reddetti, dağıtımcılar İngilizce kopyaları dağıtmayı kabul etmedi. Yasağın nedeni olarak  Clinton'ın kitabında Çin yönetimini ve mevcut sansür rejimini ağır şekilde eleştirmesi olarak gösteriliyor. Böyle olunca eleştirilere insanın inanmayacağı varsa da inanası geliyor.


TEMMUZ
2   Yazar Emrah Serbes CNNTURK'te yayınlanan Mesut Yar'ın Burada Laf Çok adlı programına katıldı.  Programa 31 Mayıs 2013 gecesi haber müdürünün odasına penguen belgeselini takalım mı diye giren adamı merak ettiği için katıldığını söyleyen Serbes, zamanın başbakanına ''istediğiniz zulmü yapın gözlerimizde korkuyu göremeyeceksiniz, asla (…) siz öyle ucuz kabadayıysanız, ben de Behzat Ç.'nin yazarıyım, doktor değiliz belki ama bizim de hastamız çok'' atarını da yaptı. Elbette hemen "son milyon bükücü Bilal" tarafından hakaret ettiği iddiasıyla dava edildi,  beraat etti tekrar dava edildi. Korktuğunu sanmam.



  Türkiye üzerine pek çok araştırması ve kitabı bulunan BBC'nin Türkçe yayın bölümünü 14 yıl yönetmiş olan Andrew Mango hayatını kaybetti. Andrew geride pek çok eser yanında Atatürk üzerine yazılmış en nitelikli kitap olan Atatürk kitabını da bıraktı.

17   İsrail Gazze'ye ağır şekilde saldırmaya başladı. Sivil kayıpları öyle bir seviyeye geldi ki en büyük İsrail sempatizanları bile durumu eleştirmeden duramadı. Yahudi olsun olmasın pek çok yazar da olaya tepki gösterdi. Türkiye'de ise haksızlığa itiraz etmekle ırkçılık arasındaki fark derhal kayboldu. Ömrü boyunca 3 kitap okumamış ''müslüman''lar Mario Levi gibi azınlığa mensup yazarları boykot çağrısında bulundu.

18   Kerala Üniversitesi'nde konuşan ödüllü yazar Arundhati Roy Mahatma Gandhi'nin pasif direniş öğretisinin kast sistemine dayandığını savunarak "üniversitelere onun adını vermeli miyiz" diye sordu. Roy'un açıklaması tepki çekti; kimisi cahil kimisi reklam peşinde dedi ama Gandhi'nin sınıf sistemine nasıl baktığının bir tartışma konusu olduğu gerçeği değişmedi.


AĞUSTOS
24   1938 tarihli ilk Superman çizgi romanı ebay üzerinden açık artırmayla 3,2 milyon dolara satıldı. Böylece en pahalı çizgi roman ünvanını da kazandı.



EYLÜL
13   Jane Austen hayranları ilki 2001'de düzenlenen Jane Austen Festivali'nde Guiness Rekorlar Kitabına girebilmek için Austen'ın eserlerine konu dönemim kıyafetlerini giyerek Bath şehrinde bir araya geldi. Ne rekoru kıracaklarmış diyebilirsiniz. En kalabalık ... dönemi kostümleri giymiş insan topluluğu rekoruymuş hedefleri efendim. 550 kişi ile de başarmışlar üstelik. 


EKİM
7   John le Carre'nin Gece Müdürü isimli 1993 tarihli romanının BBC tarafından 6 bölümlük bir diziye uyarlanacağı açıklandı. Başrollerin Hugh Laurie ve Tom Hiddleston tarafından canlandırılacağı söyleniyor.

   Edebiyat dalında Nobel Ödülü'nü, yine beklenmedik bir isim, Patrick Modiano kazandı. 


KASIM
11   Tıbbi gerilim romanları Türkiye'de çok sevilen Tess Gerritsen Üsküdar Üniversitesi'nde bir söyleşiye katıldı. 


ARALIK
24   Kitap Notları üçüncü yılını tamamladı :)

25 Aralık 2014 Perşembe

2014 Yılı Raporu

Shakespeare & Co.


Kitap Notları'nın 24 Aralık 2014 tarihi itibariyle üçüncü yıllık raporunu arz ederim.

OKUNANLAR

18 kitap okudum: 11'i roman, diğerleri anı, biyografi, anlatı... 

Bu yıl işler çok kesattı. Uzun süredir bu kadar az kitap okumamıştım. Bunun nedenlerinden en önemlisi üst üste okumakta zorlandığım, okuma tempomu düşüren, zevkimi bozan kitaplara denk gelmem oldu. Mesela Son Sultan Ahmet Ertegün ve Rock'n Roll'un Yükselişi bir ayımı aldı. Benzer şekilde Huzursuz Adam da bir ay elimde süründü, bitmek bilmedi.

Okuduklarım içinde en sevdiğim üç ise şöyle:

          1. Deliduman - Emrah Serbes
          2. The Dinner (Akşam Yemeği) - Herman Koch
          3. Sesler - Dokuz Öykülü Bir Roman - Daniel Kehlmann

Bu yıl da hiç İspanyolca kitap okuyamadım, okuduğum kitapların 6'sı İngilizceydi.

Bu yıl kütüphane kullanmadım ama okuduğum kitapların 3'ünü ikinci elden satın almıştım. Bir kitabı takas yoluyla aldım, ikisini arkadaşımdan ödünç almıştım, birkaç tanesi de hediye olarak geldi. Yani pek yeni satın alıp okumadım.


KİTAP TRAFİĞİ

Ne kadar az okuduysam o kadar çok kitap hareketi olmuş kitaplığımda. 2014'te kitaplığıma toplam 45 kitap girdi. Bunlardan 9 tanesi yayın evlerinden gönderildi, 6 tanesini takasla edindim. İkinci elden 5 kitap satın aldım. Sanslıydım çekilişlerden de baya kitap kazandım :)

Tabi hep bana hep bana olmaz, biraz da vermek lazım: 2 kitabı Kitap Notları üzerinden hediye ettim, bir kitabımı sattım, 5 kitabımı da takasta verdim. Takas veya hibe için ayırdığım 10'a yakın kitabım daha var. Umarım severek okuyacak kişilere ulaştırırım.


KİTAP NOTLARI

Kitap Notları'nda 2014'te bu yazı dahil 33 yazı yayınladı. Bu yazılarda 22 kitap hakkında atıp tuttum. 5 kitabı da Mor Kitaplık'ta çekiştirdim.

2014'te yayınlanan yazılar içinden en çok Ankara Kitap Fuarı Notları 2014 ve Sesler: Dokuz Öykülü Bir Roman oldu ki Sesler'in neden bu kadar çok tık aldığı hakkında en ufak fikrim yok. 

Kitap Notları ise 2014'te yaklaşık 76 bin tık aldı, 206,5 bin tıka ulaştı. Ne uzadı ne kısaldı yani. Tüm tebelliğime, okuma yavaşlığıma rağmen durum iyi bence. 

Malum artık Twitter moda. Ondan da bahsetmeden bu raporu bitirmeyelim. Kitap Notları'nın şu an yaklaşık 2100 takipçisi var. Sizi de bekleriz: https://twitter.com/KitapNotlari.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Film Kulübü


Film Kulübü sinema eleştirmeni, sunucu, programcı David Gilmour'ın ergenlik çağındaki oğlu Jesse ile baş etme hikayesini anlattığı kitabı. Ergenliğin tüm sancılarını sonuna kadar çeken Jesse okulu bırakmak istiyor, hayatla ilgili bir planı yok… Babası ise baskı ve zorlamayala güzellik olmayacağının farkında. Ona ne isterse yapabileceğini söylüyor, tek şart beraber hafta üç film izlemek. 

Baba oğul oturup onlarca fil izliyorlar. David filmleri esasen oğlunu eğitmek için kullanıyor. Onu hem filmler hakkında eğitiyor hem de hayat hakkında. Diğer yandan filmler sadece eğitim aracı değil. David bazen oğlunun kafasını dağıtmak, bazen bakış açısını değiştirmek, bazen neşelendirmek, bazen de avutmak için filmeri kullanıyor. En önemlisi de filmler baba oğul arasında bir iletişim kanalı oluyor. Birçok baba-oğulun birlikte geçirmediği kadar kaliteli zaman geçiriyorlar; filmler vasıtasıyla kızlar, aktörler, ülkeler, duygular hakkında konuşuyorlar. Böyle anlatınca çok kolay gibi geliyor ama kitap boyunca görüyorsunuz ki David çok kafa yoruyor, endişeleniyor, korkuyor, çabalıyor.

Kitap çok ilginç bir hikaye sunmuyor. Bence kitabın en ilginç yanı gerçek olması. Hikaye çok sürükleyici veya ilgi çekici olmasa da gerçek olduğunu bilmek farklı bir anlam katıyor kitaba. Bir babanı ağzından oğlunu dinlemek enteresan bir şey. Onun sevgi ve şefkatle anlattığı detaylar size sinir bozucu geliyor ve evlat sevgisi böyle bir şey demek ki diyorsunuz.

Kitap hakkında bir röportaj

Bu kitabı üç gruba önerebilirim:

1. Film severlere: Filmler hakkındaki bilgilerinizi iki katına çıkarmayacak belki ama ben nasıl içinde kitaplar geçen kitapları seviyorsam siz de bunu seversiniz. Kitabın sonundaki film listesinden güzel filmler keşfedebilir, baba-oğul sohbetlerinde filmler hakkında ilginç şeyler öğrenebilirsiniz.

2. Ergenlere: Sizi kimse anlamıyor ve bu hayat çok saçma, üstelik her şey de sizi buluyor biliyorum ama yalnız değilsiniz. Jesse de aynı sizin gibi… Elbette kimse sizin gibi olamaz, siz herkesten çok farklısınız ama yine de Jesse'nin platonik aşkları, hataları, müzik tutukusu, kaygıları, arkadaşları tanıdık gelebilir.

3. Ebeveynlere: Biricik evladınız ergenliğe girip bir canavara mı dönüştü? Henüz ergenlik sınavınız başlamadıysa bile yakında başlayacağınızı bilerek soğuk terler mi döküyorsunuz? Bu hikaye alternatif bir ebeveynlik öyküsü sunuyor. Belki esinlenirsiniz, belki çocuğunuzu anlmakta yardımcı olur, belki de siz de böyle fena şeylerin bir tek sizin başınıza gelmediğini fark edip bir nebze rahatlarsınız.

Geriye kalan herkes okumasa da çok şey kaçırmaz. Mesela ben kitaptan tek şunu anladım: Ergenlik başa bela.

Not: Kolay okunan, akıcı bir kitap Film Kulübü. Yalnız bazen çeviri olduğu çok belli oluyor, kelimeler kulak tırmalıyor. Dost Körpe eğendiğm bir çevirmen aslında. Bu kitaptaki sorun tam olarak nereden kaynaklanıyor anlamadım.

19 Kasım 2014 Çarşamba

The Dinner (Akşam Yemeği)


Paul Lohman, eşi Claire, abisi başbakan adayı Serge Lohman ve onun eşi Babette lüks bir restoranda buluşuyorlar. Akşam yemeği boyunca olanlar yavaş yavaş gözümüzün önüne daha büyük bir hikayeyi seriyor. Olay şu: Michel ve Rick kuzenler. Bir gece kafaları güzelken ATM kabininde evsiz bir kadınla karşılaşıyorlar. Kadınla atışınca kadın gençlere küfrediyor, onlar da kadını olası kast ile öldürüyorlar. Bu görüntüler bankamatiğin güvenlik kamerasına yansıyıp televizyonda yayınlanıyor. Yalnız görüntü kalitesi çok kötü olduğundan gençleri kimse tehşis edemiyor, aileleri hariç. 

Şimdi Paul ve Claire oğullarını ve yuvalarını korumak için her şeyi yapmaya hazırlar. Paul için bu akşam aile mutluluğunu korumak neyi gerektiriyorsa onu yapacağı bir mücadele. Paul eşine aşık, oğlu Michel'i çok seven, mutlu ailesini kaybetmekten korkan ve o mutluluğu korumak için her şeyi yapacak bir adam.

Roman boyunca sık sık atıfta bulunduğu bir söz var: ''Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.'' Tolstoy, Anna Karanina. Paul bu söze o kadar çok inanıyor ki, sizi de inandırıyor. Fakat roman ilerledikçe ve sona yaklaştıkça görüyorsunuz ki Paul'un mutlu ailesi diğer mutlu ailelere hiç benzemiyor. Başka ailelerin parçalanmasına neden olacak davranışlar onları bir arada tutuyor. Başka ailelerin mutluluk için yaptıklarından çok farklı şeyler yapıyorlar. Bu mutlu ailenin hikayesi alıştığımız gibi sevgi, fedakarlık, hoşgörü ve saygıdan oluşmuyor. Aslında bunların hepsi var ama farklı şekilde. Bu ailenin mutluluğu da kendine özgü. 

Bence bu romanın en güçlü yanı karakter gelişimi. Aperatifleri içen dörtlü ile tatlılarıdan sonraki dörtlü arasında okuyucu gözünde dağlar kadar fark oluşuyor. Her bir sayfada başta Paul olmak üzere karakterler adım adım gerçek yüzlerine kavuşuyorlar. Evde film izlemeyi seven, aile üyelerinin özel hayatına itina gösteren, nazik aile babası Paul'un sayfalar ilerledikçe öfke nöbetlerini kontrol edemeyen, kriz anlarında soğukkanlılıkla akla gelmez şeyler yapan bir adam olduğunu anlıyoruz. Üstelik ikisinin de aynı adam olmasından daha doğal bir şey yok, çünkü Paul böyle biri. 

Romanın sabit bir temposu var. Sizi alıp sürüklemiyor ama Paul'un ağzından yazarın anlatımı sarıp sarmalıyor. Bilinmezliğin verdiği gerginlik hep içinizde, okuyorsunuz. Kitabın kurgusu çok iyi. Yap-boz parçaları bir bir önünüze dökülüyor. Tam birini incelemekten sıkılmışken ona yeni anlamlar katacak başka bir parça… Anlatımdaki teknik güzellik kitabı okunur kılıyor.

Tek eleştirim acaba bazı şeylerin abartılıp abartılmadığı. Mesela rahim sıvısı testiyle birinin ileride psikiyatrik bir sendroma sahip olacağı anlaşılabilir mi? On beş yıl öncesine ait test sonuçları geçen yılın sigorta poliçeleri arasında tutuluyor olabilir mi? Bir insan ne kadar ileri gider, ne kadar çok şeyi göze alabilir?

Yine de Herman Koch'un Akşam Yemeği'ni zevkle okuduğum, damakta tat bırakan bir roman. Size de tavsiye ederim. 

Not: Kitabın Türkçe çevirisinin Dünya Edebiyatı serisine dahil olduğunu ve serinin kapak tasarımlarının Avrupa Tasarım Ödülünü kazandığını biliyor muydunuz? Beni de bu kitapla tanıştıran şey kitabın kapağı olmuştu, adamlar haklı.

8 Kasım 2014 Cumartesi

İsveç'te Ne Okumalı?



İşte bu soru bir dönem aklımı çok meşgul etti. Aşağı yukarı şu sonuca vardım sizinle de paylaşmak isterim.

İsveç'in resmi internet sitesine göre okunması gereken 10 İsveç kitabı şöyle:
1. April Witch (Nisan Cadısı) - Majgull Axelsson
2. Simon and the Oaks (Simon ve Meşe Ağaçları) - Marianne Fredriksson
3. The Hundred-Year Old Man Who Climbed Out of Window and Disappeared (Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam)- Jonas Jonasson
4. Gösta Berling's Saga - Selma Lagerlöf
5. Let the Right One In (Gir Kanıma) - Johan Ajvide Lindqvist
6. The Road - Harry Martinson
7. Popular Music from Vittula - Mikael Niemi
8. Let Me Sing You Gentle Songs - Linda Olsson
9. The People of Hemsö - August Strindberg
10. The Serious Game - Hjalmar Söderberg

Hizmette sınır tanımayarak Türkçeye çevrilmiş olanların Türkçe başlıklarını da parantez içine yazdım. Açıklamalarıyla birlikte listeye https://sweden.se/culture/10-swedish-must-read-books/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Aşağıda nereden bulduğumu hatırlamadığım bir ekran görüntüsünü görüyorsunuz:


Polisiye ağırlıklı listenin meali:
- Ejderha Dövmeli Kız Serisi - Stieg Larssons
- Bir Adım Geriden - Henning Mankell
- Ölümün Sesi - Arne Dahl
- Kolay Para - Jens Lapidus

Bense Mankell'den Huzursuz Adam'ı okudum. Kitap hakkında nasıl atıp tuttuğuma buradan erişebilirsiniz.

Bir de orada bir kitapçıyla sohbet sırasında aldığım tavsiyeler oldu. Dalından sofraya:

- The Summer Book - Tove Jansson 
(Yazar aslında Finlandiya vatandaşı ama oranın İsveççe konuşan azınlığındanmış ve kitaplarını da İsveççe yazmış.)
- Doktor Glas - Hjalmar Söderberg 
(Klasik olarak geçiyor. Yazarın başka bir kitabı da ilk listede vardı dikkat ederseniz.)
- Gregorius - Bengt Ohlsson 
(Doktor Glas'taki bir karakter Gregorius. Bu roman da modern bir yorumu. August Ödülü'nü kazanmış)

 Eklenmeli dediklerinizi yorum olarak bırakırsanız güzel olmaz mı?